28 Mart 2014 Cuma

+FiLM: Gözlerimin içine bak! *



   


 Ulusun korkma!
       Nasıl, böyle bir beyazı boğar
             Zenci dediğin,
                              bir mahlukat ?
Homo Faber Yazıları, Cilt IX, Syf: 13



   Teresa'nın Aşk'ta ki temsiliyeti; salt alt ve üst sınıfların birbirleriyle olan ilişkilerini değil, toplumlar arası tüm bu diyalogların kökeninde yatan, burjuvanın ve kölenin yaşam/düşünüş anlayışları ile pratiklerinde, her iki tarafı emek sömürüsünden ahlaki etiklerine değin sorgulayan sosyolojik bir kolajın parçasını oluşturuyor.

  Kriterlerde, ısrarla üçlemenin en iyi bölümü olduğu ifade edilen yapıt, her bir bölümünde kadının; toplumda ki bütün normlara olan yaklaşımını ve elbette birey olarak ahlaki ve politik etiklerinin tüm bu normlarla etkileşimini anlatıyor. Bir ailenin üç farklı ve bir o kadar benzer kadınlarının yaşamlarını anlatan Ulrich'in Cennet üçlemesi, son yılların en iyi seri filmlerinden biri addediliyor. 

  Çağımızın bir çok yarasına ve -kaos sarmalına dönen- sorunsallarına odaklanan Cennet: Aşk, Cennet: İnanç ve Cennet: Umut filmleri, derdi olan ve bu dertlerini naif bir dille anlatan ve kesinlikle izlenmesi gereken takdire şayan bir trilojidir.

* Tüm anlatısının içinde, Ulrich'in altını kalın çizgilerle çizip, vurguladığı bir andır bu! Mevzu sahnenin öncesi ve sonrasını da bu dakikalarla birleştirdiğimizde, Teresa'nın; orta sınıf Avrupalı kimliğine rağmen, küresel bir paydaya dair ruhaniyeti şiddetle yaşadığını ve saf insanı duygularlarına dair kırılmalarına şahit oluyoruz.
  Zira kukusunda ki kılları eleştiren erkek arkadaşı onu terk etmiş ve geri kalan erillerin ise Teresa'da tek gördükleri; sarkık memeler, koca bir popu ve yaşlılıktır. Belki de tüm yaşamsal tezatlığının bir mühim demi sayılacak bu anda, Teresa şöyle fısıldar; "gözlerime bak, içine, ruhuma.. Ben sadece bu gördüğün beden değilim!"

+ Bu bir iş ilanıdır..



  Bu ilan; Şişli semtinin Şair Nigar isimli sokağında ki bir dükkanın vitrin camında asılıydı. Kim bilir, tüm bu nitelikleri taşıdığına inanan bir blog okuyucusunun ilgisini çeker! Bendeniz de hem işletmeye hem de bahtsız işsize aracı olurum.

  Fakat işin aslını söylemek gerekirse, hayır, bu ilanın burada bulunmasının asıl nedeni bu değil!

  Sadece, bu devirde yaşamak zor diyen cenaha şapka çıkarmak istedim.

Sevgilerle!

28 Şubat 2014 Cuma

+ KONSER: Marcus Miller veyahut İstanbul Güzellemesi..*

  * Güncelleme: Daha önce 'Jazzwoche Burghausen'da Marcus Miller Tayfası' başlığıyla yayımlanan içeriği, bir kaç gün önce ki keşiften/ayrıntıdan ötürü değiştirme ihtiyacı duydum. İlk yayımda odak noktası Blast! isimli parçaydı. Fakat konserin tamamını izledikten sonra fark ettiğim ve Marcus Miller'ın Blast! parçasına başlamadan önce dile getirdiği mühim bir mevzu, parçanın ehemmiyeti üzerine vurgu yapmamı gerektirdi.

  İcra öncesi şundan bahsediyor Marcus; "Şuan ki ekibimle birlikte dünya turundayken kendimi İstanbul'da buldum. İstanbul'da sokaklarda dolaşıyor ve sesleri dinliyordum ve bende bu seslerden etkilendim.[1] Orada, şu an İstanbul'da bulunup ama New York'lu olmanın sesinden etkilenmiştim ve bende bu sesleri harmanlamaya çalıştım.."

  Bu güzel ayrıntıyı geç fark etmemin sebebi, yayınladığım vidyonun "..harmanlamaya çalıştım" kısmından başlatılmış olmasıydı. İlgili vidyo halen aşağıda. Tabi parçayı çok beğenmiş olmalıyım ki, Marcus Miller ve tayfasını doyasıya dinlemek için konserin tümünü aradım ve elbette hemen buldum. Zevkle izlediğim ve bir küsür saat süren konser, en az Blast parçası kadar dolu dolu. Ayrıca konserin tamamını izledikten sonra bahsetmeden geçemeyeceğim bir kaç mevzu daha vuku buldu. Yaklaşık 2010'da kurduğu bu ekip hem an itibari ile hemde gelecek hususunda oldukça mühim bir ekip. Ekipte göze çarpan ilk kişilik, henüz 25 yaşında olan ama son 7 yıldır caz dünyasında adında sıklıkla ve takdirle söz ettiren Alex Han. Herif bu genç yaşına rağmen, Marcus Miller'ın da bir röportajında dile getirdiği gibi [2] muazzam bir olgunluk sergiliyor. İkincil mühim şahsiyet, kocaman gülüşü ile neredeyse müziğini gölgeleyen güzel insan Sean Jones ve elbette klavye de ki Pena ama tüm konser boyu bir an olsun dikkatimi üzerinden ayırmayan isim ise davulcu Louis Cato. Galiba uzun bir süredir bu kadar keyifli bir davul icrası dinlememiştim. Konser boyu yaptığı ataklar, Miller'ın solo demlerinde ki ustalıklı çalışı, bu gencecik sanatçının ilerleyen dönemlerde çok muazzam işlere el atacağının belirtisi.

  Miller'in -yine Blast icrası öncesinde- bahsini ettiği grubu toplama fikri, nev-i şahsına münhasır Miles'ı anmak ve onun fikriyatını devam ettirmek için Tutu revisited projesi ile genç sanatçıları bir araya getirmek ve Miles'ın çalışmalarını tekrar canlandırmak temelli oluyor. Bu bağlamda Sean Jones'ı ve yeni keşfi Berkeley koleji öğrencisi Alex Han'ı ekibe dahil ediyor. Bu sırada davulcu arayışında olan Miller'a yardımı yine Alex Han yapıyor ve kolejden/grubundan arkadaşı portekiz menşeili Louis Cato'yu öneriyor. Ekibin son halkası Federico Pena'nın katılımı ile Marcus Miller'ın projesi hayata geçiyor.


  Yayımın ilk içeriği de şöyleydi;
  Tıklım tıklım funk elementler ile dolu Blast! parçasıyla, Marcus Miller ve saz arkadaşlar; Alex Han (a. saksafon), Sean Jones (trompet), Federico Peña (klavye), Louis Cato (davul) hep birlikte Almanya'nın Baverya eyaletinde ki Burghausen kentinde muhteşem bir konser vermiş. Evvelce, 2012'nin Mart ayında toplanan ekibin konserinden coşkun, haraketli, deli dolu, kıpır kıpır bir kesit.





+Dipnot:
[1] o anda Marcus gülümser, zira kendisine bir güzelleme yapılmıştır. bkz: konser, dk. 43:42
[2] Tomajazz'ın Marcus Miller ile Tutu Revisited temalı röportajı. 

..ve konserin tamamı için buradan devam etiniz; 'Marcus Miller 44 int. Jazzwoche Burghausen by NASSE'

27 Şubat 2014 Perşembe

+ Vidyoçalar: Tamer Temel

"gelir dalgın bir cambaz. geç saatlerin denizinden. üfler lambayı. uzanır ağladığım yanıma. danyal yalvaç için. aşağıda bir kör kadın. hısım. sayıklar bir dilde bilmediğim. göğsünde ağır bir kelebek. içinde kırık çekmeceler. içer içki üzünç teyze tavan arasında. işler gergef. insancıl okullardan kovgun. geçer sokaktan bakışsız bir kedi kara. çuvalında yeni ölmüş bir çocuk. kanatları sığmamış. bağırır eskici dede. bir korsan gemisi! girmiş körfeze."
Ayhan, Ece; Bakışsız bir kedi kara


 Vidyoçalar serisi için rotayı ülke sanatçıları olarak belirlememiş olsam da, bir şekilde ikinci yayın da bir Türk sanatçıya ayrılmış oldu. İlk yayında da parmaklarım; kulaklarımda cereyan eden müzikal esrikliği benden bağımsız -kendi özerkliğinde- yazıyordu ve bugün yine aynı ruhaniyet ile güzel insan Tamer Temel'in ardı sıra koşturmaya verdi kendisini. Aslında vuku bulan bu durum gecikmişte oldu; zira Tamer Temel'i keşfedeli çok oldu, bir kedi kara albümü hayranlıkla dinleyeli pek vakit geçti lakin bir şekilde blogta paylaşmaya geç kaldım. Tam olarak hatırlayamadığım mevzu ise Ece Ayhan mı beni bir kedi kara albümüne getirdi yoksa Tamer Temel'in kendisi mi? Ama nasıl olduysa caz paletinde ece ayhan poetikasının cümbüşü varmış, şahitliğini ettik.

  Girizgahım her ne kadar Tamer Temel'in kendisi olsa da, bir kedi kara albümü sanatçı kadar mühim bir nitelik taşıyor gözümde. Usta saksafoncunun bir taşla iki kuş vurduğunu gördüğümüz yapıtında, caz eliyle canımız ciğerimiz Ayhan'a selam çakıyor sevgili Tamer Temel. Böylece ademoğlunun en sevdiği müziği, en sevdiği şairle yol arkadaşı olabileceği hakikat ile bendenizi esrikliğin bir başka demine götürüyor. Ne yazık ki Tamer Temel ile bir kedi kara albümü eksenli herhangi bir röportaj yapılmamış -kim bilir belki bana kısmet olur- ama kesinlikle sanatçının neden Ece Ayhan'ın en karaşın şiiri tabir edilen bakışsız bir kedi kara'yı seçtiğini, bestelerinde yine şiirin ne tür izleri var hususunu öğrenmek isterdim.

  Sırası gelmişken, yine bir kedi kara albümüne atfen bahsi edilmesi gerek mevzulardan biri de albüme katkı da bulunan sanatçılar. İşin güzel yanlarından biri de Temel'in son albümünü dinlemeden önce; başta Serkan Özyılmaz, daha sonra Kenny Wollesen ve en son Eylül Biçer'i birbirlerinden bağımsız, bambaşka projeler de duymuş ve zevkle dinlemişti ama Tamer Temel sayesinde tüm bu güzel sanatçıları, böyle anlamlı bir albümde bir arada görmek albümü başka başka boyutlarda tartıp biçme olanağı sağlamış oldu. Albümü dinledikten sonra net üzerinden yapılan araştırmalarda Temel'in önce ki yapıtlarına da ulaşabildim ve yıllar yılı almış kat ettiği yolda birbirinden güzel hikayelerin başına gelmiş olduğunu gördüm. Kuvvetle ihtimaldir ki bu hikayelerinden en güzeli Barcelona albümü öncesi başından geçmiştir -ki albüm tanıtım bültenin de yer almıştır;
Tamer Temel’in Barcelona’yı kaydetme fikri Amerikalı cazcı Dave Allen’le bir araya gelmesiyle oluşmuş. Albümü Allen’le birlikte New York’ta kaydetmek için hazırlanan hatta kayda girecekleri stüdyoyu bile ayarlayan Temel’in planları ABD’nin vize vermemesiyle altüst olmuş. Yaklaşık üç ay albüm çalışmalarını durdurduktan sonra Mark Turner, Larry Grenadier, Jeff Ballard’dan oluşan Fly Trio’yla bir araya gelmesiyle ise işler değişmiş. Hayranı olduğu bu müzisyenlerin yüreklendirmesiyle Tamer Temel, Dave Allen’la birlikte Barselona’ya gidip albümü kaydetme kararı almış. Tüm hazırlıklar yapıldıktan sonra önce Milano’ya gidilmiş. Tam o sırada İzlanda’daki yanardağ patlaması nedeniyle uçuşlar iptal edilince işler yine sarpa sarmış..Tüm bu badirelerden sonra dört gün gecikmeli olarak Barcelona’daki Laietana stüdyosuna girilip başlanan kaydın sonucu dinleyicilere Barcelona olarak dönüyor.  

  Ayrıca okurken kendisi kadar beni de heyecanlandırmış bir hikayesi de şöyle olmuş;
                                                    -2012'de Işıl Yılmaz'ın kendisi ile yaptığı bir röportajdan öğreniyoruz 
ve bu anısı bir üstte ki anının başlangıcıdır aslında-

İnternetten albüm indiriyoruz bazen. Sevdiğim bir müzisyenin albümünde çalıyormuş. İndirdiğiniz müzik dosyasıyla beraber albümde kimlerin çaldığı ile ilgili bilgiler de geliyor ve müziği çok hoşuma gitmişti. Orada sitesinin de adresi vardı. Girdim inceledim siteyi, hiç yapacağım bir şey değil, contact bölümüne tıkladım ve çalışmalarını sevdiğimi belirten bir mail attım. O da döndü ve teşekkür etti. Daha sonra 2 yıl sonra bir mail attı ve eşiyle birlikte İzmir’e geleceklerini söylediler ve oradan sohbetimiz başladı ve albüm ortaya çıktı.

  Derya denizdir caz şiarına bir başka metafordur Tamer Temel; derya deniz bir insandır. Henüz kendisini canlı dinleme ve/ya kendisiyle tanışma şansına nail olamadım ama umarım bu mütevazı karaşınla denk gelirim.

  +Not: Birebir tanışmadığımız birine varsayımlarla mütevazı demek sakınılası bir durumdur ama bir kedi kara albüm tanıtım videosunda, tüm ekipten sonra görüşleri bildirmeye başlayan Tamer Temel'in; mevzu klipte ki mimikleri, ses tonu ve son cümlesi; "umarım dinleyenler bizleri de, albümü de, müziği de severler" deyişine bu kelime eksik bile kalıyor ve ister istemez biz dinleyiciler de sevinç ve teşekkürü borç bilme duygusu uyandırıyor.






20 Şubat 2014 Perşembe

+ FiLM: Ahiren İzlenenler -I

Son zamanlarda denk gelip izlediğim güzel yapıtların bir çalışmasıdır. Bu vesileyle sinefillere haber etmiş bulunalım...


"L'illusionniste" (2010)
 Fransız animatör Sylvain Chomet'in
 elinden çıkma sihirbazın trajikomik
hayatından bir kesit anlatan güzel bir animasyon film.









"Revanche" (2008)


 Criterion Collection listelerinden bulunan, 
Avusturyalı yönetmen Götz Spelmann'ın 
sade, sakin psikolojik drama yapıtı.







 "Waking Life" (2001)

Rüyalar, varoluşçuluk, hayal mi gerçek mi
ve daha bilumum mevzu da kafa patlatan
görselliği artı diyalog hali bir zor takibe tabii
zihin açıcı/bulandırıcı bir Richard Linklater filmi.








"Week End" (1967)

Jean Luc Godard'ın sürrealist yapıtı,
yol filmi, burjuvazi ve erkleri, imgeler ve sözcüklerle
bize damıta damıta aktaran güzel bir eser.









"Papurika (2006)


Ne diyim;
"rüyalar ile internetin ne farkı var, 
ikisi de bilinç altının kol gezdiği yerler."
den başka...

+ Natama: Dinin gereksizliği üzerine bir kozmogenesis kurgu*

* Aşağıda okuyacağınız metin Natama [hayat memat] dergisinin Ocak/Şubat/Mart 5. Sayısında yayınlanmış ve Ali Dündar tarafından kaleme alınmıştır. Burada, metnin sadece belli başlı bir kaç bölümü yayınlanmıştır, tamamını okumak için; Natamadergi.com/Nerelerd bağlantısından size en yakın Natama dergisi satan kitap evine ulaşın.


"

  Öyleyse bazı insanlar, ki bunlar azımsanmayacak çoğunluktaydı, Yüce Işık inanışına neden bağlılık göstermişlerdi peki?

                                                                                                               Ali Dündar


  O an geldi; Yüce Işık'ın olmadığı ispatlandı. Bilim evrenin, oluşun anlamını tek bir teoriye indirgedi. Görüldü ki Yüce Işık yok, Yüce Işık diye bir şey yok.

  Yüce Işık diye bir şey yoktu; bizi yaratan bir güç, sonunda ona döneceğimiz bir insanperest yoktu, her şeye kadir, her şeye gücü yeten bir şey yoktu. İnanmayanlar haklı çıkmıştı. Bu duruma önceleri onlar da şaştılar. Ancak inananların şaşkınlığı, daha korkunçtu tabi. Neyse ki inanmayanlar inananları kucakladılar da ortalık biraz sakinleşti.

  Artık herkes Yüce Işık'ın olmadığına ikna olmuştu. Onun olmayışına methiye niyetiyle şiirler yazıldı, destanlar okundu, şarkılar söylendi, filmler çekildi, heykeller yontuldu, resimler çizildi, çadırlar kuruldu. İmamlar, keşişler, gezginler, radikaller, dinciler "Yüce Işık yoktur" dediler. Artık Yüce Işık yoktu. Ne kitapları ne de peygamberleri gerçek değildi. Din bir yanılsamaydı. Artık hiçbir insan "Yüce Işık vardır" diyemezdi. Teori hiçbir şüpheye yer bırakmadan "Yüce Işık yoktur"u ispatlıyordu. Sen bile görür görmez anlardın. Yüce Işık diye bir şey yoktu.

  Böylelikle yokluğa düştük. Yüce Işık yok idiyse; tinik hiyerarşi, spatyom, doğum, aşk, inanç, iman, melekler, genedoğum, ilahi algılama, en yüce hal gibi mistik dayanışmalar da doğru değil demekti. Oluş, bir ilahi Evrensel Yönetici Mekanizma tarafından işletmiyordu. Kozmik sistemler, üzerinde var olmaktan kaçınmadığımız yaşam sirkülasyonunun bir parçasıydı sadece. Sadece var olan şeyler vardı. Geleceğimiz artık belirsizdi, önümüz bomboştu. Geçmişimizi tekrar gözden geçirmeliydik. Atalarımız hakkında çok yanılmıştık. Atalarımız yanılmışlardı.

  Her şeyi tekrar ele almaya başladık. Tamam; o zaman, evren dediğimiz şey oluşmuş olalı beri hareketli, sürekli devinen bir şeydi. Evrenin her yerinde bir şeyler oluyordu. Olmalıydı. Olmuştu. Öyleyse bazı insanlar, ki bunlar azımsanmayacak çoğunluktaydı, Yüce Işık inanışına neden bağlılık göstermişlerdi peki? Belki de Yüce Işık insanın olmayı hayal edebileceği en uç noktalardan biriydi. İnsanın, kendi tekamülünün sonunda isteyebileceği en büyük şey, Yüce Işık olmaktı. Yüce Işık yoktu. O zaman pekala da insan Yüce Işık olabilirdi. Yüce Işık olmak her şeye gücü yetmekti. Eğer Yüce Işık olunabiliyorsa, böyle bir olasılık varsa; şu neydi, bu niyeydi diye düşünmeye gerek kalmazdı; ne güzel!
...
Yüce Işık yoktu belki ama yerküremiz, insanların hiçbir katkısı olmadan, kendini var edip canlandırma yetisine sahipti. Evren ise biz olmadan da varlığını sonsuza dek devam ettirebilirdi. Bu özelliği bile onu Yüce Işık yapmaya yeterdi. Sistem, bir Yüce Işık'tı diye düşünmeye başladık bu aşamada. En azından Yüce Işık olma özelliklerine sahip görünüyordu.
...
Yüce Işıksız geçirdiğimiz bin yılın sonunda, evrenin her yerine yayılmıştık artık. Oluşun her katmanında artık insan vardı. O kadar gelişmiştik ki, evrenin her yerinde kolaylıkla seyahat edebiliyorduk. Oluştan oluşa, boyuttan boyuta, lokal sistemlerden majör sektörlere kadar gezip tozuyorduk. Birçok farklı uygarlıklarla karşılaştık, ilişkiler kurduk, insandışı varlıklardan dostlar edindik.
...
Yüce Işık olmaya ramak kaldı diye düşünerek bir bin yıl daha geçti. Birbirinden güzel, bir sürü minyatür oluşlar yarattık sıkıntıdan. Yeni masallar anlatarak zamanımızı geçiriyorduk. Birbirinden güzel masallar uyduruyorduk. Sıkılmıştık. Hala tek bir insan bile ermemişti ama. Kritik aydınlanma kütlesine bir türlü ulaşamıyorduk. Işığın likitleşmesi ise tam bir fiyaskoydu maalesef.  
...
Yepyeni bir evren yaratmaya karar verdik. Bunu yapabilirdik, biliyorsun. Ne düşünürsek gerçekleştirebiliyorduk zaten.
...
Bu evren yaşadığımız evrenin bir benzeri olacaktı.
...
Yeni evren devindi.
...
Gaia
...
                    "

+ Godard: Oinville ne tarafta?


17 Şubat 2014 Pazartesi

+ ko-yaa-nis-qatsi*



* (Hopi dilinden), i.
1. çılgın yaşam.
2. fırtınalı yaşam.
3. dengesini yitirmiş yaşam.
4. bütünlüksüz yaşam.
5. değiştirilmesi gereken yaşam biçimi.
08-Prophecies [Philip Glass] @youtube