film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
film etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ocak 2017 Pazar

+FiLM: Çünkü sinemasever insanlar, her zaman güvenebileceğin kişilerdir.*

                                                                                                                            *Taxi Tehêran, 01:12:54

Henüz başkanlık safsatası referandumu öncesi denk geldi Jafar Panahi’nin yapımı. Devlet yönetimi zaten kötü olan memleketimde, bu defa toplumsal olarakta tek tipleşmeye hızla koşmakta iken, Panahi'nin, İran'ın yasaklarını naif bir dille anlatan filminden son bir diyalog bilhassa bünyeyi çarptı:


    (Çiçekli kadın, yani avukat arabaya biner ve diyalog ilerler...)

Biliyorsun ki, Cafer, izlendiğimizin farkında olalım diye bazen kasıtlı olarak böyle yapıyorlar. Onların taktikleri belli; önce siyasi bir dava oluşturuyorlar ve Mossad'ın, CIA'nın, MI5'ın bir ajanı hâline geliyorsun. Sonra bir de ahlâksızlık suçu çıkarıyorlar ve hayatını hapishaneye çeviriyorlar. Sonunda serbest bırakıldığında, dışarıdaki dünya daha büyük bir hapishane hâline bürünüyor. En iyi arkadaşlarını en kötü düşmanların yapıyorlar. Demem o ki ya ülkeyi terk edeceksin... ya da tekrar hapishaneye dönmek için dua edeceksin. 


Evet, son atışı acı bir çarpıcıklıkta yapmış ama muhteşem tatlı, sıcak, gülüş bir dolu bir film olmuş...
sevgilerle.


+bkz: Taxi (2015) @ IMDb
        Taksi Tahran @ Wiki


4 Aralık 2015 Cuma

+MüZiK: Paris'te iki gün, bir gece *


 Miles Davis'in ziyaret ettiği ilk yabancı kentti Paris ve '91 Ekim'inden yani ölümünden hemen önce çaldığı son büyük kent. Hayatının 40 yılı boyunca defalarca ve defalarca ziyaret ettiği, kendisi için manası pek mühim bir kentti burası.

Miles Davis, Marcel Romano (müzisyen ve yönetmeni tanıştıran kişi), Louis Malle
                                                                                                   görsel; ecognoscente.com

Henüz ilk saniyelerinde arka arkaya patlayan notları ile beşeri muazzam ve esrik bir yolculuğa çıkaracağını vaat edip, dakikalar boyu ritmik davul ve basslarla çevreleyen "Generique" icrasıyla tanıştım mevzunun taraflarıyla. 

 Paris'i veya orada bıraktığı sevgilisini, Juliette Gréco'yu pek severdi Miles Davis. Nitekim henüz ülkesinde son bulmamış bir ırkçılık yasası mevcuttu, fakat Paris'te cazın Altın Çağı yaşanıyor ve Miles bu kente her gelişinde görülmemiş bir ilgi alaka ile karşılaşıyordu. Dönemin sanatçılarıyla yine bu naif kentte tanışıyordu; Boris Vian'la başlayan ilişkisi daha sonra Picasso'ya ve Jean-Paul Sartre ile sürecek, sonunda yine Vian'ın aracılığı ile tanıştığı Gréco'ya kadar uzayacaktır. Yine arkadaşlarından biri, Marcel Romano'nun aracılığı ile henüz kariyerinin başında, yirmibeş yaşında ki, genç yönetmen Louis Malle'nin film müziği teklifini alan Davis; teklifden 14 gün sonra Poste Parisien stüdyolarında, yönetmenin film görüntüleriyle oluşturulacak atmosferde kontrpuan tekniği ile kaydı alma fikrinin akabinde film müziklerini tek oturumda genç yönetmene takdim eder.

 Gerilimler dolu sekanslara sahip filmin; yer yer bass sesleriyle keskin bir bıçak misali etimizden geçip, kemiklerimize varmak üzere olduğu hissini yaratan ve hemen sonrasında aşk dolu bir mırıltı ile huzura eriştiren icraları olmuş 'Ascenseur pour l'échafaud' albümü.

 ve buyrun, işte o efsane açılış parçası;



* Hayatı boyu pek çok defa gittiği bu kentte, film müziklerini yapmak için geçirdiği günler/gece toplamıdır. Kayıt detayları için; http://www.plosin.com/MilesAhead/Sessions.aspx?s=571204

30 Haziran 2014 Pazartesi

+ FiLM: Bir çölde sekiz müzisyen...



   İskenderiye Polis Seramoni Orkestrası’ndan 8 adam Mısır’dan İsrail’e gider. Petah Tikva’da bulunan bir Arap Kültür Merkezi tarafından davet edilmiş fakat bir yanlış anlamadan ötürü (Arapçada “p” sesi olmadığından ve sıklıkla yerine “b” kullanılır) bando takımı Necef Çölünün ortasında ki hayali kasaba Bet Hatikva’ya giden bir otobüse binerler. 

  Kasabaya vardıklarında başka bir otobüs bulamazlar ve ne yazık ki kasabada bulunan herhangi bir otelde yoktur. Bando ekibi akşam yemeğini Dina’nın küçük lokantasında yerler ve geceyi de Dina’nın ve arkadaşlarının evinde geçirirler. Ayrıca yer azlığından birkaç kişi de lokantada uyur. 

  Film bandonun bu kısa ama uzun gecesini tüm keyfi ve acısıyla anlatır bizlere…

Şöylede bir tadımlık sahnemiz var;



+Not: Film hakkında daha fazla bilgi için @imdb @ekşi @wiki_En

11 Mayıs 2014 Pazar

28 Mart 2014 Cuma

+FiLM: Gözlerimin içine bak! *



   


 Ulusun korkma!
       Nasıl, böyle bir beyazı boğar
             Zenci dediğin,
                              bir mahlukat ?
Homo Faber Yazıları, Cilt IX, Syf: 13



   Teresa'nın Aşk'ta ki temsiliyeti; salt alt ve üst sınıfların birbirleriyle olan ilişkilerini değil, toplumlar arası tüm bu diyalogların kökeninde yatan, burjuvanın ve kölenin yaşam/düşünüş anlayışları ile pratiklerinde, her iki tarafı emek sömürüsünden ahlaki etiklerine değin sorgulayan sosyolojik bir kolajın parçasını oluşturuyor.

  Kriterlerde, ısrarla üçlemenin en iyi bölümü olduğu ifade edilen yapıt, her bir bölümünde kadının; toplumda ki bütün normlara olan yaklaşımını ve elbette birey olarak ahlaki ve politik etiklerinin tüm bu normlarla etkileşimini anlatıyor. Bir ailenin üç farklı ve bir o kadar benzer kadınlarının yaşamlarını anlatan Ulrich'in Cennet üçlemesi, son yılların en iyi seri filmlerinden biri addediliyor. 

  Çağımızın bir çok yarasına ve -kaos sarmalına dönen- sorunsallarına odaklanan Cennet: Aşk, Cennet: İnanç ve Cennet: Umut filmleri, derdi olan ve bu dertlerini naif bir dille anlatan ve kesinlikle izlenmesi gereken takdire şayan bir trilojidir.

* Tüm anlatısının içinde, Ulrich'in altını kalın çizgilerle çizip, vurguladığı bir andır bu! Mevzu sahnenin öncesi ve sonrasını da bu dakikalarla birleştirdiğimizde, Teresa'nın; orta sınıf Avrupalı kimliğine rağmen, küresel bir paydaya dair ruhaniyeti şiddetle yaşadığını ve saf insanı duygularlarına dair kırılmalarına şahit oluyoruz.
  Zira kukusunda ki kılları eleştiren erkek arkadaşı onu terk etmiş ve geri kalan erillerin ise Teresa'da tek gördükleri; sarkık memeler, koca bir popu ve yaşlılıktır. Belki de tüm yaşamsal tezatlığının bir mühim demi sayılacak bu anda, Teresa şöyle fısıldar; "gözlerime bak, içine, ruhuma.. Ben sadece bu gördüğün beden değilim!"

20 Şubat 2014 Perşembe

+ FiLM: Ahiren İzlenenler -I

Son zamanlarda denk gelip izlediğim güzel yapıtların bir çalışmasıdır. Bu vesileyle sinefillere haber etmiş bulunalım...


"L'illusionniste" (2010)
 Fransız animatör Sylvain Chomet'in
 elinden çıkma sihirbazın trajikomik
hayatından bir kesit anlatan güzel bir animasyon film.









"Revanche" (2008)


 Criterion Collection listelerinden bulunan, 
Avusturyalı yönetmen Götz Spelmann'ın 
sade, sakin psikolojik drama yapıtı.







 "Waking Life" (2001)

Rüyalar, varoluşçuluk, hayal mi gerçek mi
ve daha bilumum mevzu da kafa patlatan
görselliği artı diyalog hali bir zor takibe tabii
zihin açıcı/bulandırıcı bir Richard Linklater filmi.








"Week End" (1967)

Jean Luc Godard'ın sürrealist yapıtı,
yol filmi, burjuvazi ve erkleri, imgeler ve sözcüklerle
bize damıta damıta aktaran güzel bir eser.









"Papurika (2006)


Ne diyim;
"rüyalar ile internetin ne farkı var, 
ikisi de bilinç altının kol gezdiği yerler."
den başka...

17 Şubat 2014 Pazartesi

+ ko-yaa-nis-qatsi*



* (Hopi dilinden), i.
1. çılgın yaşam.
2. fırtınalı yaşam.
3. dengesini yitirmiş yaşam.
4. bütünlüksüz yaşam.
5. değiştirilmesi gereken yaşam biçimi.
08-Prophecies [Philip Glass] @youtube 

2 Mayıs 2012 Çarşamba

+FiLM: Şişe Çevirmece


Aşağıda ki diyalog; "1981" isimli bol ödüllü bir Kanada yapımı filminden alınmıştır. Bu yarı-felsefik konuşmayı yapanlar ise, yukarıda yer alan resimde ki iki  çocuk..
+film info; 1981 (2009), Yön: Ricardo Trogi - imdb

///
Plante: Niye soruyorsun?

Ricardo: Sadece merak ettim.

Plante: Neyi merak ettin?

Ricardo: Hiç... Eski okulumda böyle bir şey yapmazdık...İşler farklıydı.

Plante: Nasıl farklıydı?

Ricardo: Biriyle şişe çevirmece oynarsan, mesela öpüşürsen, daha sonra karşılaştığında ister iki gün ister bir sene sonra olsun en azından bir merhaba denir.

P: Öyle mi yapıyordunuz?

R: Evet.

P: Hepiniz mi?

R: Evet, normal bir şey. Biriyle öpüşürsen onunla arkadaş olman gerek. Senin okulunu bilemem ama bizim okulda öyle olurdu. Hiçbir şey olmamış gibi davranılmazdı.

P: Bu bana çok saçma geliyor. Öyle bir şey olamaz.--  Nereden bilebilirsin ki?

R: Neyi?

P: Herkesin öyle yaptığını.

R: Her öpüşenin birbiriyle selamlaştığını mı?

P: Hayır.-- Her selamlaşanın birbiriyle öpüşmüş olduğunu? Bak. Eski okulunda birbirine selam veren herkes öpüşmüştür. Olamaz.

R: Hayır! Herkes dediğim, bizim sınıftaki herkes, mesela bizim devre. Bütün okul değil.

P: O da olamaz. Sen, sizin sınıfta sadece öpüştüğün kızlara mı merhaba dersin? Başka kimseye demez misin? Yasak mı?

R: Hayır. Şişe çevirmece oynayanlardan bahsediyorum. Öpüştükten sonra birbirlerine selam verirler.

P: Peki öpüşmeyenler? Onlar merhabalaşmaz mı?

R: Evet ama--

P: İşte bu acayip. Bak! Öpüşmeyenlerin de birbirine merhaba dediklerini düşünürsen öpüşmüş olanlarla öpüşmemiş olanları nasıl ayırt edeceksin?

R: Çünkü kimin öpüşüp öpüşmediğini bilirdik.

P: Oyunu oynamayanlar nereden bilecek ki?

R: Boş ver.

P: Bu kadar. Söylemiştim, o iş olmaz.

R: Ben anlatamadım.

P: Evet.

25 Şubat 2012 Cumartesi

Jim Jarmusch & Harvey Keitel: 'Adiyos sigarattos'

Tüm Brooklynlileri toplamışlar Blue in the Face'e koymuşlar. Film Paul Auster ve Wagne Wayn'in imzasını taşır. Baba karakterler, müziklerle dolu bir filmdir. Hele ki John Lurie ve ekibinin müzikleri var; ohhh dinlemeye doyamazsın. Ve sonra uçarda uçar muhabbetin hiptonik kuşu ve konar Bob ile Auggie'nın berisine.

 Bob (Jim Jarmusch) ve Brooklyn Tütün Şirketinin müdavimi-çalışanı Auggie (Harvel Keitel) sigara üzerine leziz bir muhabbet çevirir. İki baba aynı karede, aynı filmde:


altyazı:

Bob:
Sigara bir anlamda ölümlü
oluşumuzu hatırlatan bir şey.

Çekilen her nefes, geçen bir an,
geçen bir düşünce gibi.
Sigara içiyorsun ve
duman kayboluyor.

10 Şubat 2012 Cuma

Tozlu, kuru, sarı sıcak topraklar


  Uzaklardan gelmişti, bir başka ülkeden. Çekik gözleri, kırışık teni, mahmur ve bir o kadar çocuksu bakıyordu insanlara. Sovyetlerin yakıp yıktığı ülkesinden, hayatı ve hayatları afyonlaşmış memleketinden; Afganistan'dan kaçıp sığınmıştı İran'a. Lakin açlık, sefalet, amansız kayıplar, geride kalanlarla ve onlara duyulan özlemlerle, açılar içinde kıvranarak yaşıyordu bu yeni ama yine kuru sıcak topraklarda. Her yer taştı orada -arkasında bıraktığında- ama şimdi yine taş olmuştu, kızıla boyanmış toprak, burada. Kopardığı ekmeği de, yuttuğu lokması da taş olmuştu, geçmiyordu boğazından. Yine de durmadan çalışıyor; karısını ve çocuklarını geçindirmeye, bir tas sıcak çorba almaya uğraşıyordu.  
  O bozkır günlerinden birinde; inşaatın dördüncü katında çalışırken, bir ara gitti aklı geride kalmışlara ve o hüzün dolu evinde onu bekleyenlere. Dert oldu yumak, karanlık sardı dört bir yanını ve artık hissettiği tek yüzüne çarpan, onu lime lime eden rüzgardı. Düşüyordu hızlıca, küçülmüş bedeni ve yere çarpacakken kapatmıştı gözlerini. Düşüncelerin engin çayırlarında koşturdu, ruhsuz bedenini ve sonra duyuldu o ses, ahlar, feryat figanlar. Düşmüştü o küçük bedeni; ekmeğin, umudun, huzurun peşi sıra; koşar adım, hızlıca, yüksekten. 
  Tabibe verecek kadar parası yoktu, mezar taşı yaptıracağı kadarda. Kaldı öyle tenhalarda ki evinde, sessizce, incinmiş gözlerle. Geçti böyle günler, haftalar, aylar ve bir haber geldi ötelerden, acılar ülkesinden; biraderi ölmüş ve yetim kalmıştı yeğenleri. Gitmesi lazımdı, dönmesi ama yine yoktu parası ne gitmeye, ne görmeye. Yaslandı değneklerine ve koşar adım gitti Meram'a, parası olan veya en azından olabilecek tek dostun. Oturdular yan yana ve uzak kalmışlığın merakıyla sordu Meram ona; "nasıl oldu bacağın, dostum?" Sustu adam, battı yerin dibine, gitti cehennemin ateşten kapılarına ve kızarmış gözlerinin ardından sessizce haykırdı dostuna; "o kadar çok acım var ki, unuttuğum bacağımın derdini..." 

---------------------


Baran, (2001)


  İran sinemasının üstadlarından Majid Majidi'nin; her biri birbirinden önemli uzunmetrejlı filmlerinden beşincisidir Baran. Hazîn bir öyküsü var filmin. İran'da ki bir inşaata toplanmıştır bir grup insan; kimi Afganistan'dan savaştan dolayı kaçmış Afgan mülteciler, kimi ülkenin kendi kıtlığı içinde karınlarını doyurmaya çalışan İranlılar'dır. Tüm hikaye aslında Lateef ile göçmen Baran arasında geçiyor ve Lateef bir çok defa bu zorda ki ailenin dertlerine bir dem derman olmak için uğraşmaktadır.

Güzel, yalın, hüzünlü bir film...

+ imdb sayfası