Düşün, uzay çağında bir ayağımız, Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri Düşün, olasılık, atom fiziği Ve bizi biz eden amansız sevda, Atıp bir kıyıya iki zamanı Yarının çocukları, gülleri için, Koymuş postasını, Görmüş restini. He canım Sen getir üstünü
Öyle ki Zülfü Livaneli'den Fikret Kızılok'a, Ahmet Kaya'dan Cem Karaca'ya nice sanatçı okumuştu şiirlerini. Neler kaydedilmiş, kimler söylemiş diye bakıverdiğimde bu liste oluşmaya başladı...
Yine de en güzeli kendi sesinden dinlemesi. 41 kayıtlık bir Ahmed Arif derlemesi:
"the government simulacra are simply mobile machines that creep about on an airless surface where no humans could exist."
bir claracanderan çalışmasıdır.
Eğer müzikal esrikliklerim/iz son tahlilde PKD'nin Simulakra'sında ki gibi, yalnızca toplumu hipnoz eden araçlardan biri olmadığı sürece, suratımızda tarifsiz hazlar mimiklerine daha fazla yer vermekte yarar var.
Memleket gündemi sayısız acı ve haksızlıklarla yanıp tutuşurken, hemen yanı başımızda muazzam bir katliam süregidiyor. Bir yandan boy boy seçim afişleri, diğer yandan uzayan ölüler listesi. Gezegen sayısız badirelere yaşayadursun; geçmiş ve an düzleminde, birbirinden kilometrelerce uzak mekanlarda; insanoğlunun en büyük tesellisi olan müzik, yine birbirinden farklı onlarca insan tarafından icra edilmeye devam ediyor.
Kurguyu gerçekle yeğ tutmanın elbette pek bir mantığı yok ama kurgunun gerçeğin bir yansıması olduğu da inkar edilemez. Netice de Simulakra'yı bitirip sağıma soluma bakarken -ki fena afallamıştım; hem böylesi distopik bir bilimkurguyu okumayalı çok olmuştu, hemde ruhları bu kadar tedirgin ederken esrikliğin metin boyutunu yükselten bir yapıta denk gelmiştim- aklımda hala sanat yoluyla kitlesel kontrolün türevlerine dair fikriyat zigzagları dönüyordu. Kitapta, insanlar komünlerde belirli rutinlerini yerine getirirken -ki bu üretimin devamını geitrme eksenindedir- ruhsal dinginliği yedi/yirmidört yayında olan ve belgeselinden bilimine, sanatından kültürüne türlü bilgiyi Nicole'ün dilinden insanlara aktaran televizyon kanalıdır. PKD'nin postmodern teknokültür teorilerine cuk diye oturan yapıtında, dikkatimi en çok çeken -elbette düşündüren- mevzu "müzik" oluyordu. Böylece şehir cangılında kulağımda müziğimle dolaşadururken, ister istemez "ya yabanileşen hem cinslerimi daha fazla görmemek için beynimi ve algımı salt notalarla tıkıyorsam?" sorusu çıktı karşıma. Biraz tedirgin oldum, evet! ama yine de durumu kontrol edebiliriz, biliyorum.
Cliff Roberts: The First Book Of Jazz
İş bu vesile ile son günlerin, bilumum cihazlarımda dönmekte olan şarkılardan küçük bir kesit aşağıdadır;
Nice övgüyü hak eden Brad Shepik'i ilk defa geçen yıl dinlemiştim. Güney kentinde ellerimizde biralar, kulağımızda ortak dilin mahsüllerinden; yine terimin orijinalini albüm ismi alan ve saksafonda Peter Epstein, perküsyonda Matt Kilmer'ın olduğu "Lingua Franca" albümü aracılığıyla tanışmıştım kendisiyle.[1] Albümü ilk defa dinledikten sonra ister isteremez asıl dikkatimi çeken Peter Epstein ve kadife tonlarda saksafon performanslarıydı. Ta ki bu yıl Brad Shepik'in dahil olduğu nice projeyi ardı ardına keşfedip, tekrar ama daha sıkı bir şekilde "Brad, Şepik" diyene kadar...
Bu defa karşıma çıkan sima -artık mevzu çehreyi daha dikkatli inceliyordum- bir müzik seyyahıydı. Aslen Seattle'lı olan ve '90larda New York'un meşhur downtown bölgesine* gelen Şepik, gitarında ki tınılar belirginleştikçe; yavaşca kıta avrupasına, balkanlara ve uzak doğuya yönelmeye başladı. Artık ülke ülke geziyor, müzisyenlerle tanışıyor, jam'ler yapıyor ve gezdiği coğrafyaların müzikal zenginliklerini her projesine dahil ediyordu. [2]
Pachora'yla, Dave Douglas Üçlüsü ve Subdivenersity ekibiyle ama en önemlisi The Commuters ile yelkenlerini bol bol doğunun rüzgarlarıyla dolduruyor ve dinlemesi pek keyifli icralar yaratıyor. "Gezmek" fiilinden türeyen ve son kertede zarfa dönüşen The Commuters; Türk ve Afrika müziklerini Balkan aromalı cazıyla bir araya getiyorlar. [3]
Şepik amcayı irdeledikçe bu defa karşıma başka başka güzel icralar, topluluklar çıkmaya başlamıştı. Bu defa vardığım nokta, bassist Justin Goldner'ın ve saz arkadaşların çaldığı Subdiversity band idi. Ekiple ilk tanışıklığımı, modern rebetikonun yaratıcısı yunanlı buzuki üstadı Vassilis Tsitsanis'in 'Bitter is my pain' eserini yorumladıkları icraydı. [4] Aşağıda youtube çalma listesi olarak verilen icraları dinlerken, göreceksiniz ki etnik caza dair düşülecek daha çok şerh varmış. Listede beşinci sırada olan 'The Flood' icrasına gelindiğinde ise, saksafoncu Jonh Beaty muhteşem bir armoni ile bize aperitifi verip, akabinde telli sazlar ikilisini ayağa kaldırıp neredeyse inen çıkan her notada suratta türlü mimiklere peyda oluyor.
Ve evet, laf dönüp dolaşıp tekrar saksafona geldi. Böylece nevi şahsına münhasır bir enstürmantalist ile tanışmış oluyordum. Subdiversity'de ki tekniğini daha ilk duyduğumda içim ürpermiş ve iyi bir sanatçının izleğinde olduğumu hissetmiştim. Google amcaya sorulan isimle birlikte kendisini ve hikayesine dinlemeye başlıyordum: "her şey Teksas, Beaumont'da başlıyordu... Joe ve John Beaty kardeşler yollarda sazlarını buluyor ve son duraklarını New York tabi kılıyorlardı. New School'da eğitimlerini alıyor ve nice iyi müzisyenle ortak çalışmalara başlıyorlar, daha hasat döneminin başında birader Joe kalbinde ki sıkıntıdan ötürü kariyerini duruyor. Sağlık sigortaları olmadığı için herhangi bir tedavi uygulanamıyor ve sonunda piyano maestrosu Fransız Jean-Michel Pilc'in desteği ile bir kardiyolog bulunuyor ve Joe yavaş yavaş ayağa kalkıyor. Tüm bu talihsizlikler biraderleri sarmışken, John turlara devam ediyor ve icralarını yapıyordu. Kardeşi iyileşip Beaumont'a döndüğünde, John aralarında trompetçi İbrahim Maalouf, perküsyonist Cyro Baptista, saksafoncu Kenny Garret, trompetçi Chris Botti gibi bir çok devin yer aldığı, Sting'in 'If on a Winter's Night...' albümünde saksafonuyla yer alıyor ve biz fanilere kollektif bir şaheser sunuyordu. [5]
Beaty'i araştırırken bu defa yine bir başka güzel çalışmaya denk gelmiştim. New York'un yeni nesil trompetçilerinden Jon Crowley. Etrafına topladığı genç yeteneklerle, modern caz iyi bir örneğini sunan The Rehumanization albümünü daha bu yıl yayınlayan Crowley; özellikle 'And We Talked All Night' icrasında gerçekten tüm gece sürecek ve tadına doyum olmaz muhabbetlere sürüklüyor bizi. [6]
Bir kaç gece önce ilk defa Brad Shepik'i ve ondan referansla tüm bu güzel müzikleri dinledikten sonra muazzam bir esriklik doldurmuştu suratımı. Hemen ardında, daha yeni bitirdiğim Simulakra ile güncel olayların bünyede ki bileşkesi, bu metne ilgili hususta bir şerh düşmem gerektiği olgusuna getirdi beni.
Yine de tüm bu tedirginlikleri aşacağız, bir keresinde Sancho Panza demişti:"... müzik olan yerde kötü bir şey olmaz..."
1 Ekim Perşembe günü, Los Angeles'da ki Sunset Sound kayıt stüdyosunda vuku buluyordu tüm bunlar; Janis Joplin prodüktörü Paul Rotchild'a teypi kayda almasını rica edip, hemen akabinde söylemekten hep hoşlandığı bir parçayı okumaya başlıyordu.
Full Tilt Boogie'nin geçmişte yaptığı ve yapacağı yardımlara gerek kalmamıştı artık; böylece Janis ağır adımlarla mikrofona yaklaşıp ve deklarasyonu okumaya başladı; "Önemli bir sosyal ve politik mesajın şarkısını okumak istiyorum" diye. O dem gözleri parıldıyor ve metalden öteye "şöyle başlıyor" diyordu; ardından -sanki- viski ile tütsülendirilmiş kadife sesiyle son bir defa pratik yapmaya müteakip şu sözleri mırıldandı:
"Ah Tanrım, Bana bir Merdeces Benz almaz mısın? / Bütün arkadaşlarımın Porsche'u var, bunu telafi etmem gerek..."
Rollins'in "Someday I'll Find You" parçası, 1930'lu Noel Coward'un "Private Lives" standardının takdire şayan bir yeniden yorumlamasıdır. Klasik bir Rollins icrası olan parçada, üstad nakaratları tekrarlama alışkanlığını devam ettiriyor. Aynı zamanda Coleman Hawkins, Lester Young ve Ben Webster'ın stillerini ustaca parçaya yayıp ve ancak bir caz maestrosununyapabileceği gibi çeşitli perde aralıklarını ve motifleri keşfediyor. Asıl çarpıcı olan ise Rollins'in icranın başından sonuna kadar doğaçlamayı yapıyor olması. Usta öyle bir halı dokuyor ki, her parçanın bir bütün olduğu ve hatta Cowards'ın kendisinde ki yansımalarını yerleştiriyor icrasına...
Ne kadar doğru bilmem, sonuçta bende başkasından duymuştum ama "olay budur abi" dediler!
'Gideceksin, suratın morarana kadar üfleyecek, parmakların kanaya kadar çalacaksın. Öyle bir kaç saatle sınırlı değilmiş bide. Bildiğin günlerce bu sınavı veriyorsun ve en sonunda büyüklerden biri -ki bu büyük herhangi bir enstrümanın maestrosu olabilir- gelip elini başına koyuyor. İşte o zaman sende bir müzisyen olarak kabul edilmişsindir.'
Karpatların eteklerinde dolaşıp duran çingenelerin mevzusuymuş bu. Kabul edilmiş, referans olunabilecek, güvenilen ve elbette yetenekli olduğuna dair; topluluğun onayını ve güvenini almış olunuyor. Her yıl "Fête des Masques" festivalinden önce yapılırmış bu ritüelvari imtihan demleri...
ve bir müzisyen doğdu, sayfa: 17
Balkan müziği hususunda ehlileşenlerdendir Cork. Müzikal esrikliğini nasıl ve neden yahudi çingenesi müziğine yönlendirmiş bilemiyorum lakin iyi yapmış. Çokuluslu yapısı ile ekip Bulgar, İspanyol, İngiliz ve İrlandalı bir dörtlü aslında. Çalışmalarında aralarına kattıkları diğer ustalarla birlikte sıkı bir fusion jazz grubu olmuşlar.
"Caz, dünyanın etnik müziğidir." diye bir deyiş duymuştum. Milyon, milyar kilometre kareler boyunca varlığını sürdüren insan evladinin, binlerce yıllık müzik tecrübesine rağmen, nasıl oluyordu da caz müziği böyle bir atfı hak edebiliyordu?
Caz bir erime potası -mikser- gibi işlev görebilen, ucu bucağı sınırsız açıklıkta bir gerçektir. Mevcudiyetini de yine aştığı yollara referansla açıklayabilir ve kıtalar arası sayısız bir bileşkenin meyvası olduğunu hemen gösterir. (bkz: cazın tarihi -Wiki) Ve bugün, tüm geçmişi/gerçekliğiyle elimizde duran bu akım, varoluşunun sebebini, yaşamının en mühim şartı haline getirdi. Doğunun, batının, klasiklerin ve çok daha öncesinin (modal, lidyan modları gibi) melodilerini, ritimlerini kendi uzuvlarıymış gibi sahiplendi ve muazzam bir renk çümbüşü yarattı. Küba'nın ritimleriyle, İskandinavların hüznü-doğunun ağıtlarıyla, afrikanın tınıları yine bu mecrada buluşabildi. Bu sayede dönüp, neden caz dünyanın etnik müziğidir? diye sorarsak, cevap hemen bir kimliğe bürünür; çünkü cazın ruhunda dünyanın tüm renklerinin, müziklerinin, icralarının bir parcası vardır.
Bu makale, cazın renk paletinde gittikçe daha iyi bir görünüm kazanan İsrail tonları üzerine, bu tonların sevinçleri veya ağıtlarıyla bir adamı esrikliklere iten tüm hissiyatları anlatma isteğiyle kaleme alındı. Ve tüm bu yazım silsilesinin asıl sebebi ise aşağıda ki playerda yer almaktadır;
Tal Gamlieli Live at the Lily Pad (featuring Avishai Cohen) - "Dania"
Bir kaç hafta önce youtube ve google aracılığıyla, cazda farklı-yeni tavırlar bulmak için yine internette geziniyordum. Vakitlerden bir vakit bassist Tal Gamlieli'nin trompetçi Avishai Cohen, piyanist Kevin Harris ve davulcu Jorge Perez'in Lily Pad denen bir mekanda ki 'Dania' isimli icralarına denk geldim. Zaten her biri enstrümanında yetkin olan bu müzisyenlerin arasında özellikle Tal'ın bass çalışı tüm icrayı başka bir yola, bambaşka lezzetlere sürüklüyordu. Belki henüz cazda double bass'ın yerine ve enstrümanın icraları/dönemleri arasında karşılaştırma yapabilecek yetkinliğe sahip değilim ama kesinlikle Tal'ın elinde bass'da bambaşka tınılar var oluyordu. Tal notalar arasında gezindikçe, beni alıp götüren tınılar fiziksel varlığımdan çok uzaklara değil, bilakis çocukluğumun büyüdüğü seslere, coğrafyalara vardırıyordu. İcrayı doyasıya bilmem kaçıncı defa dinledikten sonra, Tal'ın sesini var eden, perdenin arkasında ki hikayeye erişmek maksatıyla kendisinin web sitesi ve bir çok müzik yorumlarına ulaştım. İsrail'de doğup büyümüş olan sanatçının icrası, her ne kadar bambaşka bir kıtada, cazda varolsa da, referanslarını soluklarının kaynağından; orta doğudan, kuzey afrikadan, kürt bölgesinden alıyordu. Adım adım arşınladığı bu coğrafyaların tüm seslerini, dünyanın etnik müziği atfında bulunulan cazda sentezleyip, biz fanilere sunuyordu.
Tal'ın müzikal yaşamında ki ayrıntılar, beni hızla diğer örneklerin peşi sıra götürdü ve bu kısa maceranın sonunda, caz müziğinde yaşı henüz genç ama özü binlerce yıllık bir ekolün varlığıyla tanıştım.
II- Şalom Caz!
1960-70'lerde ABD'nin ve hatta dünyanın en iyi müzik/caz okulu kabul edilen Berklee Kolejinde, aralarında Cohen kardeşlerinde bulunduğu (Yuval, Anat, Avishai) bir kaç İsrailli öğrenci eğitim görüyor ve bu süreç yıllar yılı savaşlar, kan ve gözyaşının coğrafyası olmuş ortadoğuda, bir kenti, ardından ülkeyi ve sonunda neredeyse tüm coğrafyayı caz müziğiyle, caz müziği de o coğrafyayla tanıştırıyor. İsrailli öğrencilerin bir çoğu eğitimlerinin ardından tekrar memleketlerine dönüp, müziklerinde ki yeni sesleri düzenli eğitimler halinde, yeni jenerasyona iletiyor ve yaşanan bu müzikal süreç, artık başlı başına bir mevzu olacak Caz'da İsrail etkisini yaratıyor.
İlk defa 1960'larda Berklee'de caz üzerine icralarda bulunan piyanist Yoran Gershovsky ve '85li yıllarda New York'a dadanan, orada Barry Harris's Jazz Cultural Theatre'da eğitim gören gitarist Roni Ben-Hur, caz-israil eşleşmeleri ve ardında ki sonuçların ilk adımını atan, tüm bu alışverişi başlatan iki sanatçı varsayılıyor. Aynı zamanda Amerika'ya ilk göç edenler olmakla birlikte, tekrar ülkelerine dönüp, yeni müzisyenleri var etmek için çalışmalarda bulunan ilk kişiliklerde onlardır. "Bir çok İsrailli abd'ye gelip, Berklee'de eğitim gördü. Burada ki müziğin karakteri İsrail ruhuyla konuşuyordu. Bu yeni müzik yeterince ritimseldi ve bu da icrada bir çok özgürlüğün yolunu açıyor." diyor Roni Ben-Hur.
Tüm bu edinimler ve geri dönüşler 1990'larda, caz müziği icracıları ve dinleyicilerinin kapsamlı destekleriyle İsrail'de kaliteli müzik eğitimi verebilecek bir oluşumun kurulmasını sağlıyor hızlıca. Ve hemen arından bugün adından sıklıkla söz ettiren Thelma Yellin High School of Arts kuruluyor. Cazı ana rahminde öğrenen ve ardından müziğin standartlarını, kendi ülkelerinde ki eğitim kurumları aracılığıyla, rahimden kilometrelerce uzakta ama tamamen aynı nitelikte fakat belki daha sade, belki daha ağdalı bir halde icra eden/ettiren tüm bu kişiler sayesinde bugün caz müziği üzerine yetkin bir sanatçı veya akademisyen bulmak için bakacağımız ilk adreslerden biri oldu İsrail.
Elbette 'caz ve İsrail' gibi bir başlığın var oluşunun ana etkenleri yine İsrailli, inatçı, meraklı müzisyenler topluluğu olabilir ama bu durumun yine asıl sebeplerinden biri veya en büyük destekçisi caz müziğin kendisidir. Makalenin girişinde anlatılan 'erime potası' olma durumu cazı dünyayla, dünyanın cazla çok kolay ama çok kaliteli buluşmalar yapmasını sağlıyor.
Cazın kendi karakterinde, yeniye olan muazzam bir açlık mevcuttur. Her ne kadar 1950-60'lara kadar cazda hep belirli tavırlar gözükse de (ragtime, swing, bebop gibi) aynı yıllarda Ornette Coleman, Don Cherry gibi bazı müzisyenler, cazda yepyeni ve sınırları tamamen ortadan kaldıracak bir akımı başlatır. Mevzu akım olan Free Caz, icracının enstrümanı ile olan ilişkisinden, melodilerin referanslarında yeni ve farklı noktaların ortaya çıkmasına kadar, müziği ilgili olduğu bir çok alanda farklılaştırdı. Artık bu yeni müzikte dinleyiciyi melodik, birbirine bağlı ve belki mantıksal/matematiksel bir icradan alıp, icranın tamamen kendi duygularını yansıtmasını sağlayan yeni bir kulvara götürdü ve enstrümanda ki yetkinlik sayılan 'spor yapmak' gibi bir bakış açısını da dinleyicinin lügatından çıkardı. Spordan kastım, enstrümanı maksimum hızda çalmanın, yetkinliğin veya yeteneğin özüymüş gibi görme eğilimidir. Elbette mevzu hız, müzisyen ve sazı arasında ki ilişkiyi açıklayabilecek bir durumdur ama tek durum değildir. Aynı zamanda bu dönemde müzikal (enstrüman tekniklerinin gelişmesi veya yeni standartların yaratılması gibi) ve toplumsal (toplumun yaşayışının teknoloji eliyle evrimleşmesi) tecrübelerin gelişmesi sayesinde '50 ve '60lardan sonra kökensel geri dönüşlerde başladı. (bkz: Geri dönüş veyahut 'Beyond the Wall'; Kenny Garrett @Uzak Kültür) Ayrıca teknolojinin toplumsal yaşamda iletişimi, bilgi alışverişini daha da hızlandırması sayesinde insanlar tüm yetkinlik ve duygularını yeni mecralarda hayata geçirme şansı elde etti. Tüm bu değişimler, yenilikler şekillenerek bugün genel konseptte modern caz diye tabir edilen ama alt dallarında fusion caz, nu caz, elektro caz, saykodelik caz gibi gibi bir çok akımı var etti. Günümüzde bir yandan caz-blues üzerine buluşmaların kaydedildiği albümlerin daha sık görünmesi gibi, iskandinav-asya-akdeniz-arap tınıları üzerine şekillenmiş bir çok caz albümüne ulaşabiliyoruz. Aynı zamanda bu etnik öğelerin buluşması gibi, bir yöreye veya topluluğa ait bir çok enstrüman cazda yer alıyor ve gerçekten müziğin karakterinde yepyeni renklerin oluşmasını sağlıyor.
Zamanla böylesine evrilen caz; sonunda bu makalenin konusu olan, şuan üzerine belki ancak bir kaç kelam edilebilecek olan ama önümüzde ki yıllarda puntoları daha kabarık bir alt başlık haline gelecek 'Caz ve İsrail' mevzusunu yarattı.
III- "Hanımefendi, müzik olan yerde kötü bir şey olmaz" dedi Sancho Panza;
Sayfa: 662, La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote II, M. Cervantes Saavedra, YKY
İsrail cazında bahsedilecekken, kesinlikle değinilmesi gereken bir konu daha vardır. Yazının önce ki bölümünde İsrail cazının yaratımında yer alan ikinci (ana) öğe olan cazın kendisinden bahsettim. Cazın İsrail'de, ülkenin dört bir yanında gelişmesine çok emek vermiş ve bu emeklerinin karşılığını sadece İsrail topraklarında değil, aynı zamanda çevre ülkelerde müziğin yepyeni sıçrayışlar yapmasını sağlayarak almış bir kaç Amerikalı caz sanatçısı/eğitmeni vardır. Özellikle bahsedilmesi gereken mühim iki isimden ilki; İsrail cazını dünya sahnesine çıkarma da çok büyük emekleri geçmiş olan ve kariyerinde Wynton Marsalis ile Jazz at Lincoln Center Orkestrasında çalışmaları olan tenor saksafoncu Walter Blanding'dir. Blanding 1995'te bir İsrailli ile evlenerek buralara göçüyor ve bu evliliğin en önemli çocuğu, Blanding'in orta doğuda caz üzerine verdiği emeklerin sonucu var olan bir çok eğitim ve kaliteli konserler dizisi oluyor. Bu eğitimler ve konserler aracılığıyla ufukları açılan bir çok sanatçı, daha sonra Amerika'ya geldiklerinde, kendi müziklerinin yaratımı ve yayılması konusunda bir çok kolaylığa erişiyor. Blanding'den başka İsrail cazında emeği geçmiş ve emeklerinin karşılığında müzik kadar önemli olan 'barışın' varoluşunu -müziğin nefesiyle var olan bir barışın varoluşunu görmüş olan Arnie Lawrence'dır. Lawrence'da Blanding gibi bir İsrailli ile evlenip '97 yılında bu topraklara geliyor. Caz sahnesinde ki Orta Doğu tavrını yalnız başına yaratmayan İsrailin, süreçte ki en önemli lokomotivlerindendir Lawrence. Yine saksafon icracısı olan Amerikalı caz müzisyeni, daha önce New York'ta kurucusu olduğu New York New School'dan da edindiği/geliştirdiği eğitmen kimliği ile İsrail'de 'International Center for Creative Music in Jerusalem'in bünyesinde yer alıyor. Burada ki çalışmaları; savaş, nefret ve göz yaşının Orta Doğusunda, belki bir serap gibi görülen ama yüzde yüz gerçek bir barışı yaratıyor. Kurumda açtığı yeni alanlar sayesinde Arap ve Yahudi müzisyenler birlikte, politikanın çok ötelerinde ki bir dille muazzam icralarda bulunuyor. Babası gibi bir saksafoncu olan Erik'in onun hakkında söyledikleri; "inandığı şey, müzik eliyle bir barıştı ve bu inancını hep sürdürdü." Lawrence'ın bu coğrafyadan bize kazandırdığı en önemli artıyı anlatmaktadır. Jerusalem'de ki clubında, kapısını gelen tüm müzisyenlere açtı ve bu küçük sahneden, tüm dünyaya efsaneleşecek yeni müzikler ve müzisyenler çıktı.
Caz ve İsrail hakkında anlatılmış veya anlatılacak olan daha bir çok ayrıntı vardır, elbette vakit geldikçe hikayenin eksik parçaları birer birer ortaya çıkacak. Ve şu ana kadar, uzak kültürlerin bir başkasına dair tüm bu anlatılanların ve bu anlatışlara sebep hissiyatların en mühim temennisi de; her nasıl ki "danssız bir devrim olamaz." deyişi ise,müziksiz bir barış olamaz şiarıdır.
Vesselam!
*(Cats): Anat Cohen'in New York'a gelişi ve bilimum hadiseden sonra İsrail'den bir kaç müzisyen ile tanışması üzerine temalı bio-röportajın da, aralarında bassist Avishia Cohen ile Omer Avital'ın olduğu müzisyenlere hitaben kullandığı tabirdir.
+ bilgi: İsrail cazında var olmuş önemli bir kaç ayrıntı;
the West Village club Smalls:
Bindokuzyüzdoksanlarda, Amerika'ya gelen İsrailli sanatçıların, Berklee koleji veya başka alternatif eğitim kurumlarının dışında; özellikle müziklerini icra edip, paylaşabilecekleri ve aldıkları eğitimlerin meyvalarını tadabilecekleri bir mekan henüz yoktu. Fakat bu dönemde aralarında bassist Avishia Cohen, Omer Avital ve Avi Lehovich'in de bulunduğu bir grup sanatçı, New York'ta "Smalls" adlı bir caz kulübü açtı. Daha sonra burada yapılan ve bir çok ulustan önemli enstrümantalistin yer aldığı (brad mhldau, brian blade gibi) performanslar, Smalls Club'ı cazda yetişen yeni kuşağın ve müziğinin sahnelenebildiği önemli bir mekan haline getirdi.
Anzic Records:
Yine İsrail cazının, dünyaya açılmasını sağlayan önemli kurumlardan biridir Anzic Records. "Asıl amacı sadece İsrail cazını değil, iyi müziği yayınlamak" olduğunu söyleyen Anzic Records genel müdürü ve ayrıca Thelma Yellin High School for Arts kurumunda yer alan Oded Lev-Ari, yaptıları çalışmalarla bir çok İsrailli müzisyene maddi ve manevi yardımlarda bulunmuştur. Eğer İsrail cazına dair başucu kayıtlarına ulaşmak istiyorsanız, şirketin yayınlarını gözden geçirmenizi tavsiye ederim.
+ kaynak:
Makalenin yazımında Wiki-en, ekşisözlük, allmusic.com, allaboutjazz.com ve en önemlisi google.com defalarca referans olmuştur. Ayrıca yazıma ana yönleri ve asıl inceleme alanlarını sunan kaynak; mayıs, ikibinsekizde, Andrew Gilbert tarafından yazılan jazztimes.com'da ki 'the İsrail Jazz Wave..' adlı başlıktır.
+ dipnot:
Makaleye ilişik keşfettiğim müzisyenler;
Avishai Cohen (bass), 3 Cohen -Anat (sax), Avishai (trompet), Yuval (sax), Omer Avital (bass), Tal Gamlieli (bass), Roni Ben-Hur (gitar), Simon Shahenn (Arnie Lawrance'ın elinin değdiği sanatçılardan, Filistinli)
... ayrıca şu konserlere bir göz atın;
I- Omer Avital Quintet - Modern Souls Of Ancient Men @Youtube
II- Avishai Cohen - Nu Nu @Youtube
Galiba son iki gündür sadece The Cinematic Orchestra dinliyorum, aslında grubun 'Live in Sydney' adında, MoshCam tarafından youtube'a yüklenmiş full konserlerini. Hali hazırda mp3playerımda veyahut mevcut ses düzeneklerimde gayet uçuşlara geçmiş hallerde dinlediğim grubu, bide canlı performans ve seçili parçalar eşliğinde dinlemek muazzam bir zevk çümbüşü yaşattı.
Bu arada saksafon çaldığım için midir bilmem ama özellikle grubun -konserde bol bol tenor ve soprano- saksafon çalan elemanı Tom Chant ile ilgilenmek durumunda kaldım ama kesinlikle değdi. Herif hakkında net üzerinden bir kaç eleştri buldum ve kesinlikle çok başaralı addediliyor. (yani aslında bende ne dinleyeceğimi biliyormuşum!) Aynı zamanda herifin kendi web sitesinde yaptığım gezinti sonunda, 'linkler' vari bir kısımda ailesine ait siteleri buldum. Babası ingiltere komünist partisi üyesi -ayrıca ingiltere'de önemli bir siyasetçi, annesi ressam, ablası bir nevi tasarımcı, karısı veya sevgilisi de bir parça müzisyen olan bu adam, halihazırda zaten sanat ve ilişiği olan birçok alanla içli dişli. Valla imrendim herife de, dünya yüzeyine yayılmış ailesine de.
Neyse ne diyorduk, The Cinematic Orchestra; yeri geldiğinde trans, yeri geldiğinde saykodelik, bol bol elektronik ve bünyesinde "abi bu ne biçim ses" dedirtecek bir hatunu besleyen bir grup. Buyrun, cazın ingiliz hali burada:
+dipnot: izleyemedim ama bulduğum eleştriler dahilinde; grup 1929, Dziga Vertov yapımı 'Man with a Movie Camera' isimli sessiz filme müzik yapmışlar ve tüm eleştriler çok olumlu olmuş. Ben henüz bulamadım ama umarım siz bulursunuz.
+++: Konserin sadece iki icrası burada mevcut ama youtube'da yaklaşık 12 video var, izleyin.
"çıkmış bir avuç Çapulcu veyahut Cazcı, yani aslında ikisinin karışımı bişey.. Anlayin işte CapulCazcı!... amma unutmasınlar, biz bu memleketi onlara bırakmayız...!"
demiş ve Büyük Türkçe Sözlüğe yeni bir ifade yerleşmiş; CapulCaz-cı...
///
velhasli kelam, cazda direniyor:
Gezi Parkı`na müziğin evrensel diliyle destek veren müzisyenler yer aldıkları çalışmada şiddetten beslenen korku ortamına inat adil, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam için ses veriyorlar. Soprano saksofonda Tamer Temel, piyanoda Selen Gülün, elektrik basta Demirhan Baylan, davulda Cengiz Baysal, perküsyonda Amy Salsgiver ve vokalde Çağıl Kaya`nın yer aldığı "Korkmuyoruz" bestesinde kullanılan `tava` ve shaker`lar ile direnişinin enstrümanlarına da göndermede bulunuyor.
via: cazkolik
Şöyle de bir manifestoları var;
Biz müzisyeniz. Biz Korkunun Krallığı'nın sanatçılarıyız. Kendimizi ifade etmek bizim için yaşam sebebi. Şiddet ve baskıların olmadığı adaletli ve huzurlu bir ortamda yaşamanın, üretmenin, fikirlerimizi, duygularımızı paylaşmanın hayalini kuruyoruz. Eşitlikçi, özgürlükçü, kardeşçe, hep birlikte insanca bir yaşam arzuluyoruz. Sokaklar, meydanlar, parklar bizim yaşam alanımızdır. Kendimizi ayrıştırmıyoruz. Farklılıklar rengimizdir. Bu barışcıl birliktelik umudu karşısında baskıcı, kuralcı ve şiddet içeren her türlü müdahaleye karşı duruşumuz nettir. Korkmuyoruz yaşamaktan.
Kaç zamandır dinlediğim, muazzam zevk duyduğum ve sonunda blogta paylaşmak istediğim bir ailedir Moriarty'ler. Lakin tam, gruba ilişkin mevcut bilgilerime bir kaç parça daha bilgi eklemek isterken ekşi'den matatutu'nun moriarty'e dair anlatmak istediklerimi http://moriartyland.net sitesinden çevirip, çoktan anlatmış buldum ve bu duruma istinaden, ilgili metni kopyalayıp sizinle paylaşmak istedim. buyrun;
" moriarty kimdir?
ilk izlenim: profesyonel sahnelerin frekans bozucuları onlar. emin olunan tek şey 5 kişi oldukları: bir diva ve onun dört kardeşi. gilbert’i unutmadan! içi doldurulmuş bir hayvanın kafasına sahip ve gölgede kukla yöneten, bahsettiğimiz grubun gizli üyesi. hepsi, moriartyland adını verdikleri bir bölgede yaşıyorlar, yaratıyorlar ve tuhaflıklarını yetiştiriyorlar. nereden geldikleri umursanmıyor. oraya bir önceki yüzyılın sonunda geldiler ve sonra orada kaldılar. ingilizce şarkı söyledikleri düşünülürse, içlerinden bazılarınn amerikadan gelmiş oldukları varsayılabilir.
ve müzik?
tüm güzel hikayelerde olduğu gibi, moriarty’nin müziği de bir seri rastlantı ve kaza sonucu ortaya çıktı. fırtına sonrası yerle bir olmuş bir cabaret folk’undan firar ettiği düşünülen parçaları keşfettikçe şüphe ediliyor bundan biraz: başka bir zamandan çıkma bu divanın güçlü ve derin sesiyle dokunmuş, pürüzlerden oluşan beklenmedik bir çıplak akustik. bu müzik birbirine yakın varlıklarla dolu: amerikan ve irlanda folku, amerika’nın güneyinin kırsal blues’u, perili ve bir o kadar da tozlu bir country ve belki de kurt weill’a garip bir şekilde benzeyen bir alman sürgününün hortlağının ta kendisi. ve özellikle, hikayeler anlatıyor.
gerçek hikayeler mi?
belki evet. lily’ninki gibi mesela, 19 yaşında orduya katılan ve sivil yaşamının son gecesinde moriarty’e sırlarını söyleyen. bazen kurmacadan başka bir şey olmuyor... haberler, büyük buhran döneminde çekilmiş fotoğraflar ya da lewis carroll’un objektifine takılan kırılgan kahramanlar görünümünde yüzlerle karşılaşmamızı sağlayan kısa metraj filmler havasında şarkılar.
moriarty gerçekte neye benziyor?
sahnenin üstünde, orada, bir sürü düşünün. ya da gece bir ormanın, ışıltısı kaybolmuş bir otel ya da yıkık bir şatonun orta yerinde. diva ve dört erkek kardeşi eski bir yazı masasıyla bir paravanın arasına dikilmiş tek bir mikrofonun etrafında toplanmışlar.
zamandışı bir zerafet ve bir anlamda bir protokol geliştiriyorlar ..halkı zamanın dışına sürüklemenin hikayesi, onlara gözlerini kapamaları şartıyla şaşkınlıkla rüya gördüren
akustik çalgılar kullanıyorlar, hatta gitarlardan biri 1957 yılında joan baez’e ait olabilirmiş. çünkü, evet moriarty’nin böylesi bağlantıları da var. hatta dedikodular doğruysa müzisyenlerden bir tanesinin annesi bob dylan’a "girl from the north country"e esinlemiş. ve onlar yamru yumru bir valizin üstünde ritm tutuyorlar....
valizler mi?
evet moriarty’nin geri çevrilmiş/reddedilmiş eşyalara bir yakınlığı var. avlanma yerleriyse, isim babaları olan ve kanatları altına aldıkları bu çocukların onlardan çıngıraklar ve otel zillerinin içlerini doldurduğu meşhur valizler ve olivetti marka antika bir daktilo çaldığından asla şüphelenmeyen jérome deschamps ve macha makeïeff’ın kumpanyasının deposu. ödünç alma değil, bunlar rosemary’nin sadece ona ait olan sesinin karşılığı.
peki sonuçta kimdir moriarty?
jack kerouac romanından çıkma bir karakter (ya da conan doyle muydu?) ; ya da ismini yeni-meksika’da kayıp bir şehre miras bırakmış olan bir yabancı; bir bilmece; müzikal bir anakronizm?
daha çok macha makeïeff’ın onlar hakkında ne öylediğine bir bakın.
savulun! o garip kabilenin, elektrikli, sevilen, beş yüzlü, suda yaşayan, önceki hayatların kederini taşıyan kraliçesi karşınızda. güzel kadın ve azgın rüya görenleri. yumuşak kendinden geçişleri.. takıntılı olanın dengelenmesi sizi hayran bırakıyor. yanlarında getirdikleri başka yerler yüzünden, başka yerlerden başka yerler. incelikle zonklayan, yırtılan bir şey.
hanfendinin kötü mizacı hayran bırakıyor ve zerafetin sakladığı öfkeyi dile geritiriyor. ve ardından yüzlerinde, zarif taşkınlık, ve seslerinde hayaletin gülüşlerini anlatıyorlar. bu bulanıklık ve büyü sizi dengeye getiriyor ve birden tiz bir şey, bir bıçağın ucu.. sizde izini bırakıyor, onlarla bu yolculuk. akan bir kanın ılıklığı ve deride bıraktığı çatlak. rüyanın ederi bu. moriarty’nin şiddetli zerafeti."
moriarty :
rosemary moriarty : vokal, tamburin, kaşık, piyano, trompet - scotch şişesi
arthur moriarty : akustik gitar, valiz davul, piyano
zim moriarty : kontrbas, akustik gitar, müzik kutusu, valiz davul
thomas moriarty : kromatik ve diyatonik harmonika, "kazoo", matkap/delgi, "jew's-harp"
charles moriarty : elektro gitar
moriarty ayrıca şunlarla da çalıyor:
vincent talpaert moriarty: davuleric tafani dubeussay moriarty: davul "
Modern çağın en büyük karmaşalarındandır dönüşler. Öyle ki ademoğulları binlerce yıl yeninin peşi sıra koşarken, atalarının o basit ama basitte ki sadeliğin ihtişamına sahip bilgeliğini unuturlar. Fakat modern çağ böyle işlememektedir; belki yüzyılların en hızlı koşusudur geleceğe, yeniye ama bir o kadar derin sarılmalardır eskiye, köklerine.
'Beyond the Wall', tüm bu anlatılanların ve daha da anlatılacak olanların ilhamı, Kenny Garrett ve saz arkadaşlarının bir şaheseri, müziğin sadelikte ki ihtişamı. Köklere dönüşün melodik ve bir o kadar doğaç yolculuğudur.
Son aylarda, çaltığım enstrümana referans olabilecek; kulağımı, parmaklarımı, nefesimi ama en önemlisi ruhumu açacak kayıtların izindeydim. 'Woodwind player' klasörümde, daha önce Jazz dergisinde (bkz: boyut store) hakkında bir kaç satır okuduğum ve aynı zamanda Miles'ın Human Natureparçasında ki doğaçlamalarıyla ilgimi çekmiş Kenny Garrett'ı buldum ve her nasıl olduysa 2006, Ağustos tarihli albümü Beyond the Wall'ı.
Beyond the Wall, duruş itibari ile modal ve fusion caz öğelerini içinde barındıran, 1970ler Detroit'inin saksafoncusu ve bassisti arkadaşların elinden çıkmış, bir geri dönüş hikayesidir. Modal müziğin ilahlarından piyanist 'the King' McCoy Tyner'a ithaf edilmiş, Garret'ın nefesiyle modal caza yaptığı derin bir yolculuğun devamıdır. (bkz: Introducing Kenny Garrett) Albümü bu kadar kaliteli yapan ve enstrümanların her birinin bu kadar uyumlu durabilmesinin nedenlerinden en önemlisi de, albümde ki sanatçıların ortak geçmişlerinin ve ortak zevklerinin olmasıdır. (bkz: *) Garrett hemşerisi de sayılan Robert Hurts ile birlikte müziklerini, yine McCoy Tyner'dan etkilenmiş sanatçılardan Mulgrew Miller desteğiyle geçmişin makamlarına sadık ve yaratıcılığın, doğaçın en özgür olduğu alanlardan modal müziğin ekseninde yaratıp, biz fanilere mavi gezegenden ayrılırken 'iyi ki yaptım' dedirtecek dinlemelere sürüklüyor. Ayrıca albümde ki sanatçılardan, Wayne Shorter kayıtlarında dinlediğim Brian Blade ise, davulu ile albümde nice baladların varoluşuna mevzu oluyor.
Modal müzik, bir nevi makam demektir. (bkz: Wiki -en) Caz müziğin, hatta daha doğrusu modern müziğin yaratılışından önce yüzlerce yıl var olmuş bir müzik standardıdır. Hele ki sanatçılara kendileriyle ve sazlarıyla yüzleşebildiği, doğaçın en müsait icra arenalarından biridir. Ve modal müzik tüm bu sahip olduklarıyla 'Beyond the Wall'ı dünya müziğinin en önemli eserlerinden biri yapıyor.
Albümün açılışı, Garrett ve Sanders'in doğu makamlarına bezenmiş parçası 'Calling' ile başlıyor. (bkz: youtube) Ardından albüme fusion caz dedirtmeyi hak eden, doğu ve latin melodilerine sahip 'Qing Wen' ile devam ediyor. (bkz: youtube) Evet, albüm baştan sona bir ustalık eseri ama melodisi, rengi, resi, ruhuyla beni tümden esrikliğe iten parça 'Kiss to the Skies', saksafonun tüm o meziyetlerine karşın bile yetersiz kalabildiği anlarda; doğalın, insanın sesiyle beni irkilten ve tekrar bu halüsinasyonun, mavi renkte ki ütopyanın derinliklerine iten vokaller korosuyla benim albümde ki en beğendiğim parça olmuştur. (bkz: parçanın altıncı dakikalarından itibaren Garrett'in nefesiyle ve vokallerle birlikte parça gerçek manada bir izdüşümü hali yaşıyor.)
6-Kiss to the Skies
Olurda, tüm bu kelamlara sebep olmuş, bu muazzam albümü dinlemek isterseniz, youtube ve bilimum internet olanaklarından yararlanın.
//////////////
*: Halihazırda bir hemşeri olgusu var ve aynı zamanda 70lerden itibaren müzikle yaşayan bu beyinler, sık sık aynı mekanlarda, aynı gruplarda birbirlerine denk gelmişler.
+info:
Beyond the Wall, Kenny Garrett - Jazz: Modal music, Modern creative, Post-bop
Müziğin başlı başına bir arayış biçimi olduğu kesindir. Müzisyenin geçmiş-şimdi-gelecek bağlamında ki hissiyatlarının dışa vurumudur tüm bu icralar. Bu nokta da insan doğasının içinde barındırdığı tüm renk tonlarını görebileceğimiz en ideal müzik türü emprovizedir. Makale de ki tüm konserlerin tamamı doğaçlama olmasa da -bazı icralarda müzisyenler belirli ritiminden referansla o an ki hissiyatlarına yöneliyorlar, bkz: john zorn in marciac- müzisyenler enstrümanlarının onları sürüklediği düzensizliğe bırakıyorlar kendilerini.
Bu insanların yaptığı müzik; ruhlarının derinliklerinde beslemiş oldukları hüznü, kaygıyı, mutluluğu, acıyı, tutkuyu canlandırıyor. Doğaçlamanın ve yaratıcılığın her molekülü bu insanların enstrümanlarından, her biri farklı coğrafyalarda ve zaman dilimlerinde yeşeriyor.
Burada yaptığım seçki, internet üzerinden dinleme şansını bulduğum ve beni de müziyenleri kadar kayboluşa sürükleyen bir kaç konseri içermektedir. Elbette henüz bahsi edilmemiş veya keşfedilmemiş bir çok icra mevcuttur ama onlarında zamanı gelecektir;
1 - Don Cherry in Bombay: Ryhthms of world Avangard müziğin ustalarından, trompetci Don Cherry. İlk bahsini duyduğumda anlatılan hikayesi ile beni daha çok cezbetmiş bir kişilik. Şöyle ki; müziğin tutkusuyla, eğitimini yarıda bırakıp atalarının topraklarına, sıcakla kuraklığın ve sayısız ölümün kol gezdiği ütopik topraklara yolculuğa çıkıyor usta. Amacı dedelerinin müziğini yaratacağı tınıların içine dalmaktır. Yaşamını ve ona şuan sunduklarını bir kenara bırakıp kara topraklara gidiyor. Burada müziğin en saf haline bakıyor, dinliyor ve kendi ruhunda yeni çığırlar açıp geri dönüyor. Caz müziğinin mihenk taşı olan bu garip adam, müziğin peşi sıra bir çok sınırı böylesine cesaretle, merakla aşıyor.
Karşınızda yaratıcı müziğin en uç noktalarından biri olan Hindistan'da Don Cherry ve arkadaşları -Alice Coltrane, Trilok Gurtu, Zakir Hussain, L. Shankar, T.H. 'Vikku' Vinayakaram- batının modern ve doğunun kadim müziğini bir potada ustaca, zevkle, tutkuyla eritiyor. Biz ölümlülere kalan ise bu ziyafetin tadına varmak oluyor.
+ not: konserin tamamı youtube'a toplam altı bölümde yüklenmiştir. burada ilk iki bölüm var, devamı için youtube'a yönelin.
Yağmurun hüzün dolu nameleri yayılıyordu etrafa. Bir öğleüzeri bu sessiz Mağrip kentinin taş sokaklarında adım adım kadının buklelerine gidiyordum. Bulutlar eski kentin tepesinde toplanmış, yepyeni bir anın yaratılışına has bir coşkuyla gürlüyorlardı. Tüm Granada suspus olmuş; görkemli katedrali, taş binaları, küçük sokakları, mağrip edalı insanlarıyla bu muazzam anın tanıklığını yapıyordu. Girdiğimiz bir başka sokakta gözlerim hayallerin doruklarında ki bu gizemli kentin, sonbaharlara has kahverengi tonlarına bürünmüş bahçelerine dalıyorlardı. Bir kuş konduğu meşe ağacının dalında şakıyor ve bir başkası, sonra daha ötede ki bir başkası bu aryaya katılıyordu. Kentin hüzünlü yanı, gri-kızıl bulutlarla birer gözyaşı oluyor ve ruhun ölümsüzlüğüyle sarılmış bedenlerimiz; ipek hafifliğinde, sarhoşlar gibi bu deryada yüzüyordu. Kadının bir kaç adım ötesinde kalmış ve tanrı güzelliğine sahip dişinin buklelerinde mutluluğun ağlarına dolanıyordum. O an durup arkasına döndü ve sessizliğe bürünmüş bana, tüm bu güzellikler karşısında lal olmuş ruhuma baktı. İnceden bir gülüşle yanıma sokuldu. Elimi tuttu ve bir anne şefkatiyle -ağır ağır- incitmekten korkar bir halde uzandı, dudaklarının koyuluğunu ve bu rengin tatlılığını kenetledi dudaklarıma. Tekrar gülümseyip elimden tutup "hadi gidelim" dedi.
Little alley down in Granada by Polla @ deviantart
Dört bir yanı sokaklarla çevrili, yolları taş döşenmiş ve her biri bir avuç büyüklüğünde ki yamuk yumuk taşların arasından süzülen yağmur sularıyla dolu bir küçük meydana çıkmıştık. Sağımda ki binaya doğru sürükledi beni. Sorgusuz sualsiz adımlarım onu takip etmiş ve az sonra tahtadan bir kapıdan içeri girmiştik. Mekanı tatlı bir ezgi doldurmuştu. Loş, sarı spot ışıkları arasında, bu küçükten odaya dört-beş masa atılmış ve duvarları; o an çalan müziğin üstatlarının resimleriyle doldurmuşlardı. Oturup birer romlu kahve ısmarladık. Kadın mutluluk dolu gözleriyle beni süzüyor ve meleğimsi bir ses tonuyla kulağıma "burayı seveceği tahmin ediyordum" diye fısıldıyordu. Ruhum dalgalanıyordu, cazın bir yükselen bir hafifleyen ritmleriyle coşkun bir nehir gibi akıyordu. Bedenim kıvrılıp bükülüyor, sıçrayıp koşuyor, kafeden dışarı taşıp; artık mehtabın aydınlattığı taştan sokaklara, mavi ve yeşile bürünmüş tarlalara, uçsuz bucaksız enginlere karışıyordu. Uzaklara yelken açmış bir gemi misali tüm gövdem aşkın sıcak rayihası ile dolup taşıyordu. Kadının her nefes alışverişinde, gerdanında ki zarafet beni de bir görünüp bir kayboluyordu. Vecd haline tutulmuş bir semazen gibi kadının etrafında dönüyor, bu Mağrip kentinin, güzeller güzeli esmer kızına methiyeler düzüyordum. Ruhuma dolan bu mutluluk; yalnız karşımda ki meleğin kadınlığına has kokusundan kaynaklanmıyor, onun bu muazzam evrende cazın, yağmurun, mehtabın, loş ışıklarla kaplı bu mekanın, taş sokaklarıyla mağrip kentinin farkında olmasıyla, tüm bunları bilip yaşamasıyla daha da artıyordu.
bohemia jazz cafe
Tüm bu farkındalık beni yeryüzünde ki tüm adamlardan daha şanslıymışım duygusuna sürüklüyor ve işte o zaman; tünemiş olduğum bu evrenden kanat çırpıp uzaklara, kadının bukleleriyle dolu bir başka dünyaya uçuyordum.
"Buldozerler yağmur ormanlarını, sinmiş lemurları, uçan tilkileri, bir kara hayvanının söyleyebileceği en güzel ve en renkli müziği yaratan, şarkı söyleyen Kloss maymununu, karada çaresiz,akıp giden uçan lemurları yok ediyor. Hepsi insan stoklarının her gün daha da değer kaybetmesine yol açarak yok olup gidiyorlar, paha biçilmez ögeler, her gün daha az vahşi ışıltı ile -maddeye dönüşen enerji. Ruhsuz sulu çamurun en büyük heyelanı."
Orta doğudan, Kuzey Hindistan'dan, Kuzey Afrika'dan, Akdeniz'den ve Amerika'dan aldıkları müzikal referanslarını, multi-enstrümantaller ile icra eden yetenekli bir grup, buyurun sizde keyfine varın;