+Sahne'ler ile ülkede ve yurt dışında ki güzel müzik mekanları ve bu mekanlarda icra edilmiş çalışmaları bir araya getirmeyi istedim. İstanbul'un Mittani'sinden, New York'un Small's 'una kadar, net üzerinden canlı performanslarına ulaşabildiğim mekanları tanıyacağız. +Sahne'lerin ilkiyle Berkeley sokaklarına iniyoruz;
İlk defa saksafoncu Eric Crystal'ı ararken denk geldim -kendi tabirleriyle- Birdland Cazcı'larına. Daha sonra ki incelediğim canlı performanslardan pekte tanınmış isimlere denk gelmedim ama bu mekanın bir tılsım vardı ve google amcaya iletilen iki tık ile güzel mekanı şöyle böyle bir tanıdık.
2009'larda dünyanın en iyi müzik okulu tabir edilen Berkeley Kolejinin yanı başında kurulmuş, ilk hedefi bölge insanının komşularıyla müzik ve barbeküye doyacakları bir alan oluşturmakmış. Vaktiyle bu alan oluşmuş ve kar amacı gütmeyen işletme ruhaniyeti ile cuma geceleri toplandıklarında, komşuların yanlarında getirdikleri yiyecekler-içeceklerle radyo yayınları eşliğiyle takılmışlar. Gittikçe ilgi çeken etkinlik daha çok katılım, daha çok yiyecek ve artık yerel bir caz ekibiyle canlı performanslara evrilmiş. Bu sırada getirilen yiyecekleri evsizlere ve etrafta ki hayvanlarla paylaşma halleri mekanın artık cuma geceleri dopdolu olmasına sebep olmuş. Şikayetler, kurallar dahilinde etkinlik halleri kısıtlanan mekan, artık halka açık olmaktan özel etkinlik mekanı olmaya itilmiş. Fakat bu durumda şöyle aşılmış; Giriş ücreti: Üye ol, isteyenler müzisyene 10-20$ bağış bırakıyor-Yiyecek İçecek beleş!*
Mekan kısıtlamalara rağmen halen mahallenin favorisi olması durumu, artık daha sık canlı müzik icralarını zorunlu kılmış. En başından beri canlı performanslar için uyguladıkları sistemi genişletmeleri de bu sorunun çözümü olmuş. Mevzu çözüm; Berkeley Müzik okulunda okuyan öğrencileri sahne çıkarmak. Bu çözüm hem müzikal tatminleri, hemde öğrencilerin düzenli sahne alma ve az buz para kazanma yollarını sağlamış.
Kendi halinde, eski bir garajdan bozma, müdavimleri öncelikle mahalle halkı olan, dünyanın en iyi müzik okulunun öğrencilerinin icralarıyla her cumayı barbeküyle geçiren güzel bir mekandır Birdland Jazzista. Yolumuzda düşerse ne ala...
Öncelikle Scott Amendola Band'den saksafoncu Eric Crystal'ın dörtlüsünü,
ardından kim olduğunu bulamadığım Alabama'lı Mike ve en son
Berkeley öğrencileri ile genç trompet yeteneği ödüllerini toplayan Josh Shpak'ı dinleyeceğiz...
+bilgi: işletmenin facebook hesabından alınan bilgi!
1990'ların başlarında oluşturmaya başladığı songbook'a bu ismi uygun görmüştü John Zorn. Geçmişine yaptığı -şanlı ve kanlı tarihin- yolculuğuna ait bir tanımdı Masada. 1970'lerde başlayan müzikal arayışlarında belirli bir durağa gelmiş ve artık anlatılması gerekenin, konunun ne olduğunun arayışına başlamıştı. Böylece aidiyetine ilişkin bir söylev vücut buluyordu arayışlarının ortasında. Tanık oldukları, duydukları ona rehber olmuştu ve patikanın ucunda, Yeninin tarih anlayışını da benimseyecekti. Bir halk olmanın, üstüne düşen sorumluluğunu belki seküler ama anlatılana inançla bağlı kalarak yerine getirecekti. Masada projesi; sebepleri, işleyişi, güncelliği ile halihazırda onlarca tartışmaya gebedir ama bir o kadar Masada'nın kendisi de öyledir. Çünkü taşların üzerinde ki tarih, yalan ve gerçeğin griliğinde yansıtıyor güneşi bizlere.
"Bizler özgür erkekler olarak kalacağız ve Masada bir daha asla kaybetmeyecek"; [1]
Ölü Deniz'in batı yakasından 476 metre yükseklikte, dört tarafı sarp kayalıklarla çevrili bir platodur Masada. İsrail'in güneyinde, Judea çölünün kıyısında taştan bir kale. [2]Günümüzde kabul edilen açıklamasıyla; Masada ismi coğrafik bir tanım olmasının yan sıra, Roma imparatorluğunu ve partizanlarını Yahudiye bölgesinden sürmek için kama-adamlar'ı tarafından başlatılan bir başkaldırının sonuçlandığı bölgedir. Kudüs'un düşüşüyle birlikte, Yahudi isyancıların sığındıkları ve yapım tarihi İÖ 37'e dayanan Masada kalesinde sayısı 960'ı bulan savaşçılar, Roma'nın 10. Lejyonuna teslim olmak yerine toplu intiharı seçerek özgür insanlar olarak ölmeyi göze almışlardır. [3] Her ne var ki modern İsrail'in mühim bir 'özgürlük' hikayesi olarak addedilen bir bölgesi/olayı olarak resmiyet kazanmış olsa da, Masada kalesinde gerçekleşen olaylar ve Masada kalesinin kendisi hakkında 2000 yılı bulan bir süreç boyunca hiç bir hatırat veya söylev var olmamıştır. İlk defa 1800 yıl önce Yahudi tarihçisi Flavius Josephus tarafından aktarılan bölge/olay, siyonizmin kurucularından Theodor Herzl tarafından Masada'nın 'haç bölgesi' ilan edilmesine kadar bu kayalık ve kayalıkta yaşanan trajedi yok sayılmıştır. [4]
Geçmişi hakkında hala ciddi argümanlar olan bu tarihi bölge, 1960'larda İsrailli general ve arkeolog Yigael Yadin'in yaptığı kazılardan sonra; hızla ulusal ve kutsal bir bölge, aynı zamanda dini ve resmi bayramlarda İsrail halkı tarafından ziyaret edilen bir tarih haline geldi. Binyıllar sonra kendisine yapılan atıflarla; Masada kalesi, İsrail devletinin yeni jenerasyona sunabileceği bir sürekliliğin referansı ve yaklaşmakta olan savaşlarda, önce halkının ve ardından askerinin vatan-millet-sakarya düsturunu uygun düşünmesini sağlayacak bir olguydu artık. Böylece 10. Lejyonun ancak iki-üç aylık uğraşıları sonucu yapılan rampa ile tepesine varılabilen Masada kalesine, '60larda yapılan kazıların hemen ardından devlet tarafından yaptırılan telefirik ile dakikalar içinde çıkılabiliyordu. Hergün yüzlerce ilkokul öğrencisi ve bir o kadar turist tarafından ziyaret edilen kale, zamanla İsrail'in en yoğun turizm alanı oldu. [4] [5]
Bugün görünen tarihinde, defalarca Roma'ya başkaldıran Yahudiler için; Masada şan ve şeref dolu bir olgudur. Lakin yakın zamanlara kadar devam eden bilimsel araştırmalar, tüm bu anlatıların birer uydurma olduğu ve ölümüne yakın Yadin'in bir röportajında dile getireceği "devlet böyle yapmamı istemişti" itirafıyla kazılar sırasında ortaya çıkan tutarsızlıkların sebepleri anlaşılacaktı. Hala İsrail'de belli kesimlere destansı bir tarih hissiyatı doğursa da, askeri eğitimini tamamlayıp yeminlerini yapmak üzere tepesine çıktıkları kalede "Bizler özgür erkekler olarak kalacağız ve Masada bir daha asla kaybetmeyecek" cümlesiyle biten yeminleri okuyan askerlerinde dahil olduğu bir kesim için yalanlardan ibaret bir harabedir Masada. [6]
Stefan Hirsch, New York, Lower Manhattan (Oil on canvas, 29x34 in.) - 1921
Sanat her daim bir icra alanına ihtiyaç duyar; ademoğlu ilk -sanat- mabedi mağaralardan çıkıp, birbirinden yüksek beton yığınlarının gölgeleriyle kaplı sokaklarında icra ediyor içsel anlatımlarını bugün ve bu sayede, koca bir kent günışığına hasretini gideriyor. Bir kent düşünün! Semt isimleriyle hangi sanat akımının lokomotifi olduğunu anlatıyor. Bir kent! çoğu dünya kentlerden farklı olarak; varoşlar-banliyöler veyahut zenginler-fakirler yada etnik yapısına göre ayrılmıyor semtleri bu kentin.* Minimalist veyahut kavramsalcı sanat hallerine göre kabuğunu taşıyor üstünde. Kapılarının ardında ki canlılık, yaşam enerjisini tüm bu akımların tezahürlerinden beslenerek çoğaltıyor. Bir kent, gecenin zifirisinde ve günün en terli deminde bile yeni çocuklara gebe kalıyor, yeni akımlar doğuyor, yeni sanatlar büyütüyor içinde.
Yeni Umutlar
Bir kent, New York. 1600'lerden beri yeni bir hayatın ilk durağı. Avrupa'nın kuzeyinden-güneyine ayrılan her geminin hedef noktası olarak belirlenen, yeni kıtanın en büyük liman kenti. II. Dünya savaşından çıkmış koca ülkenin, büyük bunalımlarında bile sanatı yaratmaya devam eden ve büyük ihtimal süreklilik mizacının ilk alışkanlıklarını yine bu dönemlerde edinen bir yanı da borsa kenti. Kozmopolitliğini, ülke sınırlarında ki renkler çümbüşünden ziyade bu skalaya eklenen kıtalar, ülkeler arası erime potası olma halinden alan kent. New York'u bir çok alanla birlikte sanatın da ilk saflarına erdiren en büyük etken tam olarak 'Yeni hayat' umutlarının ilk istasyonu olması mıydı bilinmiyor. Lakin sebep her ne ise! Kent, son yüzyılın -sanat- mağarası rolünü ifa ediyordu ve hala ediyor. [1]
Gerçekten bir beton yığınıdır bu kent. Gingsberg'in Malloc'larından biri. Ama yine de yığınla insanın vazgeçemediği ve hala 'yeni hayat' umutlarının ilk akla gelen durağıdır. Galiba tanıdığım ilk New York'lu Woody Allen idi. Kentin nihilist ve matrak bir kişiliği. Yıllar yılı onun sinemasında New York'un, uyuşturucuvari bir varlığı olduğuna ikna etmişti beni. Ardından Paul Auster'ı tanıdım, başka bir müptela. Wayne Wang ile birlikte Blue in the Face'te kentin diğer keşleriyle doğaç bir halde anlatıyorlardı New York'u. (Hatta burada öğrenmiştim! Belçika waffle'ı tabirinin ülkeyi değil, Brooklyn'i işaret ettiğini) Beatniklerde çok sürtmüştü bu kentte. Burroughs dededen Gingsberg'e her biri gelip, Manhattan sokaklarında gay barlar ve alt-kültürün diğer izleklerini aramışlardı burada. Peki ya cazın rahminden gelip, renkliliğin bir parçası olmaya aday Treme dizisinin Zulu King torunu trompetçi Delmond Lambreaux'a ne demeli? Bu belgesel-dizi de gördüğümüz gerçek; her sanatçının New York'a teğet geçmesi düsturuydu. İlginçtir! Zorn'a dair araştırmalar yaptığım günlerde bir başka yüzünü gördüm bu kentin daha bir kaç gün önce, yine bünyede şaşkınlık ve hayranlıkla anma durumu yaşamıştım; Noan Baumbach'ın 2013 vizyonlu Frances Ha!'sı New York'u, New Yorkluluğu tüm bohemliliğiyle aktarıyordu bize.
Sanat Akımları
Bütün bu gerçekliklerin, Downtown bölgesine ve bu bölgenin John Zorn'a katkısı vardı. İkinci Dünya savaşıyla birlikte Nazilerin hışmından ve yok oluştan kaçan sanatçılar, yazarlar, müzisyenler, filozoflar birer birer Avrupa'dan ayrılıp batıya sığındılar. Buhran döneminde olmasına rağmen Amerika bu beyin göçleri ve beyinlerin yaratım arzularının yeni topraklarda ki devamlılığı sayesinde daha 1930-40'lar da kollektif bir ürettim haline tabiydi. Avrupa'dan gelen sanatçılar tüm New York'u baştan sonra etkilemiş, aynı zamanda alt kültürlerin yönlerinde değişimler yaşamasına sebep olmuş. Bu akımların en mühimi Avrupa'nın avantgart sanat akımı Dadaizm'di. Akımın öncülerinden Duchamp, Tzara veya Ernst gibi dadaist sanatçıların New York'ta kurdukları ilişkiler ve oluşan yeni topluluklar hızla avatgart'ı New York yerlisi veya diğer şehirlerden/eyaletlerden gelen göçmenlere nüfus etti. Bu etkileşimler sonucu yine Avrupa kökenli olan yeni bir akım olan Fluxus'lar, '50lerde besteci John Cage'ın deneysel müzik çalışmalarının keşfiyle ortaya çıktı.Konsepti Neo-Dadaist olan bu akım, aslında Litvanya kökenli George Maciunas'ın Litvanya Kültür Derneği aracılığıyla çıkarmak istedikleri derginin adıdır. 1960'larda katılımların arttığı sanat akımının Avrupa festivalleri öncesi çıkarmış olduğu manifesto da ise Maciunas Fluxus'u şöyle tanımlamaktadır; "Sanatta devrimsel bir gelgitin oluşmasını sağlamak, yaşayan sanatı ve karşı sanatı (anti-art) yaymak." Fluxus'ların New York'ta ki bu doğuşu ve gelişimi, kenti 2010'lara kadar sanatsal bölgelere bölecektir ve bugün Downtown müziği denince akla ilk gelen olgunun oluşumuna sebep olacaktır. [2] [3] [4]
New York'ta ki sanat kronolojisinin ve geçmişte ki bu olayların; Türkçesi coğrafik tabirle Aşağı Manhattan olan Downtown'a etkileri, 1953'de doğan John Zorn'nun gençlik yıllarından başlamak üzere St. Louis'de ki Webster koleji dönemine kadar onun avangart akımlarla içli dışlı olmasını sağlamış ve gelişim sürecinde onu sanatsal olarak yönlendiren etkilerin de katılımıyla Zorn, New York'a döndükten sonra Downtown'a yerleşmiş ve burada tuttuğu apartman dairesinde, Downtown müziğinin gelecekte sık sık bahsi geçilecek sanatçılarıyla toplantılar, jam sessionlar düzenlemiştir. Avangart müziğinin rahminde ki Zorn; toplumca kabul görülen müziğin/sesin dışında, tamamen bölgesinin ve insanlarının hep birlikte çizdiği özerklik sınırları dahilinde müziğini icra etmeye başladı. Mevzu özerklik sınırları, New York'u sanatsal bölgelere ayırırken öylesine belirginleşecek ki kentin Uptown-Downtown diye ayrılmasına sebep olan sanat hareketleri ve kente dair akademik araştırmalar bu ayrımı anlayıp, analiz etmeye çalışacaktır. Avant, journal of the philosophical-interdisciplinary vanguard dergisinin 3. sayısında Ted Gordon imzalı 'John Zorn: Autonomy and the Avant-Garde' makalesinde yazar Downtown'nun New York'ta ki yeri hakkında şunları yazacaktır; "Bir çok eleştirmen, müzisyen ve hatta akademisyene göre, New York'un müzik sahnesini özellikle coğrafik çizgilerle 'Uptown', 'Midtown' ve Downtown' diye ayıran çok belirgin sınırlar mevcuttur. Mevzu şemayı temel olarak sırasıyla 'Akademik', 'Repertuar' ve 'Avangart' müzik çalışmaları belirliyor." [5] Kenti böylesi kesin çizgilerle ayırmayı başaran sanatsal tercihlerin Downtown'da avangart ile örülü olmasını, 1920'lerden itibaren hızla artan Avrupalı sanatçıların akımına özellikle karşı duruş gösteren John Cage sağlamıştır. '40lar ve '50lerde ki New York'ta ki müzik topluluklarınca benimsenmeyip, Cage'i dışlamasının ardından tamamen Cage hayranı Le Monte Young'ın Yoko O'no'nun çatı katında verdikleri konser serilerinin ardından John Cage Downtown ahalisi tarafından tanındı ve bu ahaliye dahil oldu. Her ne kadar Cage bu yeni topluluğa da rol modeli olarak Avrupalıları almamasını öngörse de, bugünkü Downtown teriminin içini dolduran ana etmenler Avrupa menşeli olup, Cage'i bu hassasiyetinde yalnız bırakmıştır. [6] Zamanla çeşitli sanatsal akımlar ve takipçileri Downtown'da hakimiyet kurmuş ve Downtown'da icra edilen müzik, resim, heykelcilik, gösteri sanatları gibi dallarda sırasıyla şu jenerasyonlar görülmüştür; Kavramsalcılık, Minimalizm, Performans Sanatları, Deneysel Rock, Serbest Doğaçlama, post-Minimalizm, Totalizm. Bu skalada beşinci jenerasyona denk gelen John Zorn, 1970'lerde dahil olduğu Downtown camiasına ABC, Public Theatre, The Kitchen gibi bölgenin mühim mekanlarında vermeye başladığı konserlerle, avangart ve deneysel müziğin 1980'lerde ki en iyi temsilcisi olarak seçilecektir ve bu seçimi New York Times gazetesi yazarı John Rockwell şöyle aktaracaktır; "'70lerin downtown sahnesi için Steve Reich veya Philip Glass ne önem arz ediyorsa, '80ler için John Zorn'da aynı önemi göstermektedir." [7][8]
Gerçekler ve Değişim
Geçmişiyle kendi anlamını kuran ve bir sanat hareketine dönüşen bölgenin müzisyenleri, 1980'lere gelindiğinde köksel izleklerini sanat akımı perspektifinden bireysel geçmişlerine ait perspektiflere çevirecektirler. Geçmiş ile olan bağ, Downtown hareketinden çıkıp, her bir sanatçının doğduğu toprağa, ait olduğu anılara, bilinç altında her daim yaşayan seslere yönelecektir. Böylece sonra ki bölümde John Zorn'nun köklerine doğru yapmış olduğu muazzam ve yaratıcı yolculuğuna bizi çıkaracak olan seyahatin ilk bileti alınmış olacaktır. Ancak bu yolculuğa Downtown sahnesinde, artık kendisini yahudi bir besteci olarak tanıtan John Zorn yalnız çıkmayacaktır; aynı dönemlere takriben Downtown'da ki değişime tabii olan Arto Lindsay, Brezilya tonlarını toparladığı albümlerini yayınladı. Kesinlikle bahsi geçmesi gereken diğer bir kişi, John Zorn'nun tüm geçmiş uğraşılarında gitarını elinden düşürmeyen yetenekli sanatçı Marc Ribot. Ribot'da bu güruha '90larda yapmış olduğu Küba ve Latin müziğine katılacaktır. Yine arayışlarda ve yeni icralarda bulunan diğer sanatçılardan biri, pan-Asya doğaç grubu The Far East Side Band'ın kurucusu Jason Hwang'tir. [9] Downtown müzik sahnesi artık değişiyor, çünkü son 10 yıldır New York'un kendisi değişiyor. Profesör, araştırmacı yazar Kyle Gann'ın Downtown üzerine 1998 yılında kaleme aldığı makale de bahsi geçen "20. Sokağın aşağısı Downtown sınırları oluyordu" cümlesi yazarın şubat 2012'de yaptığı güncellemeden sonra konunun şöyle bir değişikliğe uğradığını saptıyordu; "Coğrafi kategorizasyonların artık bir geçerliliği kalmadı. Yeni nesil genç besteciler, bundan böyle daha aşağılara -Downtown- diye tabir ettiğimiz bölgelere okumak üzere geliyor. Artık her bölge sahip olduğu zenginlikleri önyargısız, merakla irdeleyerek ve yeri geldiğinde sahiplenerek diğer bölgeye açıyor." [10]
Sanatın bir başka arayış ve ifade biçimi olan müzik, caz yoluyla yirminci yüzyılın başlarından itibaren tüm insanlığın beğenisini kazandı. Bu başarısında ki en büyük sır belki de hep değindiğim geçmiş-an-gelecek düzlemine sadık kalmasıydı; yeniyi inşa ederken, arkada bıraktığımızı sandığımız geçmişten referanslar alması. Geleceğin asla geçmişten ayrı kurulamayacağı gerçeğine nail olmuştuk. Böylece caz müziği tüm saflığı ve kendine has tonuyla bizleri klasik çağdan bir adım yukarıya taşıyan sıçrama noktası oldu. Değişim yadsınamaz bir başka gerçeklikti ve şehirler, mekanlar, insanlar her geçen saniye bu değişime tabii oluyordu; ama en önemlisi müzisyenler bu değişimi yaşıyordu. 1970'lerde başladığı müzik hayatının kilometre taşlarından birinde, değişimin ilk demleri John Zorn'a zuhur ettiği vakit; artık geçmişin, kökenin ve varlığın ilk solukları müziğine yansıyacaktı. Masada projesi; müzisyenin değişen içsel hallerinin, hala aynı metotla dile gelmesiydi. Masada, tarihin avangart bir anlatışıydı.
Vesselam...
+Dipnot:
[1]: US History Timeline: 1700 - 1800, Dr. Quintard Taylor, Jr. University of Washington
[2]: Artstory.org, Movement Fluxus(erişim: 29 Ocak, 2014 )
[3]: Sosyal Süreçleriyle Fluxus ve Ötesi, Fırat Arapoğlu ve Engin Beksaç, Trakya Üniversitesi (2009)
[4]: Wiki-EN: Fluxus, Dadaism, W. S. Burrougs, A. Gingsberg(erişim: 29 Ocak, 2014 )
[5]: John Zorn: Autonomy and the Avant-Garde (syf:10), Ted Gordon, Avant Journal Vol:3 (2008)
[6]: An Essay on Downtown Music, Kylee Gann, Bard College
[7]: Jazz.com, Encyclopedia of Jazz Musician, Zorn, John (erişim: 25 Ocak, 2014)
[8]: Milken Archive, John Zorn (erişim: 27 Ocak, 2014)
[9]: New York Times, Crossing Music's Borders..., Adam Shatz (erişim: 30 Ocak, 2014)
[10]: An Essay on Downtown Music, Kylee Gann, Bard College
+*: New York'ta da elbette etnik yapılara ait bölgeler vardır; Çin mahallesi, İtalyan mahallesi gibi lakin bu bölgeler, tüm bir semti ifade etmediği için böyle bir tespitte bulundum..
Yıllar yılı Zorn'nun kendi müziğini yaratmak adına attığı adımlar, yaratıcı kişiliği ve büyük çabaları sayesinde ona muazzam bir evreni kurması sağlayan en temel karakteristik özelliği;. tüm emeklerine istinaden ısrarla peşinden koştuğu ve onu ana akımın kısıtlı yaratımlarından öteye taşıyan, kendi düşüncesi ve sesini var edebilmesinin yolunu açan özerkliğidir. Yaratmış olduğu yüzlerce eserle bizlere 21. yüzyılın Mozart'ı dedirtebilen bu adamın özerkliği ise şöyle bir anlatıya sebep oluyor;
Memleket ve geri dönüş;
2 Ekim 1953 yılında doğan Zorn, henüz küçük yaşlarda müzikle ilgilenmeye başladı. Ömrünün büyük bir bölümünü geçirdiği ve yerlisi olduğu New York'ta ki çocukluk yıllarında flüt, gitar ve piyano dersleri aldı. Bugüne kadar yaptığı çalışmalarda hep deneysel/avantgart ve free caz sanatçısı olarak tanımlansa da, neredeyse birbirlerinin YingYang'ı sayılabilecek kadar birbirinden farklı lezzetler; projeler, çalışmalar, eserler üretti. (bkz: Game Pieces projesi ve oda müziği çalışmaları) Bu denli yenilikçi ve hatta yeniliğe aç kişiliğin oluşumunda kuvvetle ihtimaldir ki ailesinin büyük etkisi olmuştur. Zira aile bireylerinin her birinin farklı müzikal zevkleri vardı. Annesi daha çok klasik ve world music dinlerken, babası blues, country, fransaya has chansons ve caz'ı yeğlerdi. Daha sonra ki yıllarda Painkiller, Moonchild gibi rock esintili ekstrem çalışmalarına olan ilgisi de yine çocukluk ve gençlik yıllarında abisinin dinlediği rock&roll ve vokal bazlı r&b tabanlı Doo-Wopp stili müzik türlerinden ilhamını almıştır. [1][2][3][4]
Bestecilik döneminde onu yönlendirecek alanları henüz keşfederken, klasikler ve film müziği dinletilerinin yanına gençlik yıllarının ilk sahne deneyimlerini yerel bir surf band ekibinde bass çalarak ediniyordu. [5] Avantgart ve deneysel müzikle ilk tanışıklığını sağlayan Mauricio Kagel'ın kayıtlarının ardından, daha sonra bırakacağı Webster kolejinde ki eğitimi sırasında ana enstrümanı saksafonla, dönemin en yaratıcı avartgart ve free caz sanatçısı Anthony Braxton'un For Alto albümünü dinleyerek, hemde seçmiş olduğu bu yeni enstrümanın marifetlerine şahit olarak tanışacaktı.[6] [2]
Henüz 12 yaşında beste yapmaya başlayan Zorn, asıl bestecilik eğitimini NYC'de, Manhattan'da bulunan United Nations okulunda aldı. Ama her ne kadar eğitmini NYC'de almış olsa da, ilk şeflik -conductor- deneyimlerini yine St. Louis'de yani Webster kolejinde ki eğitimleri sırasında edindi. Kolejde ki 1.5 yıllık eğitiminin ardından ayrılıp önce San Francisco ve ardından Oregon'a yaptığı seyahatların bitiminde 1974 yılında New York'a geri taşındı. Bu ayrılıktan önce vuku bulan enstrüman değişikliğinin eksikliklerini de yine kolej eğitimi sırasında Oliver Lake'den aldığı dersler ve günlük ortalama 10 saate varan saksafon pratikleri ile aştı. Hali hazırda ki müzikal deneyimi ve enstrümanında ki tekniğini belirli bir ustalığa getirmesi, NYC'de Zorn'nun; özerkliği, kendini tanımasını ve yapmak istediği müziğin tam olarak ne olduğunu anlamasını sağlayacak tecrübeler edinmesini sağladı. 1980'den 1982'ye kadar çalıştığı Soho Music Gallery ile NYC'nin doğaç müziğin en çoşkun halinin sembolü olan aşağı Manhattan'da en az kendisi kadar özgürlükçü, yeniliği arayan ve her biri enstrümanında ve alanında emin adımlarla ilerleyen sanatçılarla tanıştı. Tüm bu yaratının var olduğu, '70li yılların cazı için geleceği yaratma görevini yüklenen bu muazzam akıma ve bölgeye Downtown deniyordu... [2][7][8]
+Dipnot:
[1]: Allmusic.com, John Zorn Biograpy (erişim: 25 Ocak, 2014)
[2]: Jazz.com, Encyclopedia of Jazz Musician, Zorn, John (erişim: 25 Ocak, 2014)
Bu makale, bir yazım silsilesinde ki belirli kronolojik olayları; özelinde Masada songbooks ve genelinde John Zorn'u sentezleyip, müzikal dehaların istisnasız karmaşasının vücut bulmuş hali olan Zorn ve Külliyatını anlama ve anlamlandırma çabalarının ilk aşamasıdır.
Herşeyin bir başlangıcı olduğu şiarına istinaden diyebileceğim şudur ki; tüm bunlarında bir başlangıçı vardı -yoktan var olanın o dayanılmaz gerçekliği. Vaktiyle oynat tuşunun ardı sıra yayılan seslerin 17W'lık ses düzeneğinden bünyelerimize yapmış olduğu sarsıcı bir dinleti halidir bu an. Yaklaşık dokuz ay önce Jazz in Mariac'da ki Zorn ve saz arkadaşlarıyla tanışma demi, bir kaç sindirim aşamasından sonra bizleri Zorn'un tartışmasız en büyük, en mühim ve en yaratıcı projesi Masada ile tanıştırdı. Ve sırf 'nedir abi bu Masada?' sorusu, Türkçe yayınlar arasında Zorn Külliyatı ve Masada hakkında bilgi eksikliğini suratımıza çarpıp "o zaman bu dehayı ben türkçeleştirecem" mevzusuna dönüştürdü. Aynı zamanda bir çok yapısal farklılıklarına rağmen aslında hep aynı noktayı işaret eden Masada projesi öncelikle Zorn'u tanıyıp, anlamayı esas kıldı ve böylece bu araştırma dosyası ortaya çıktı.
Zornoloji:
Zornoloji veya John Zorn bilimi, John Zorn'u inceleyen bilim dalıdır. Zornoloji ile ilgilenen bilim insanına Zornolog denir.
Herhangi bir alanda, bir kişiye deha demenin kriterleri bir çok farklılık gösterebilir. Buradaki deha mevzu, kozmosvari duruşuyla caz müziğinin, içinde başka bir derya denizi barındırma halidir. Bu koca caz dünyasında Zorn; Coleman'lar, Sun Ra'lar, Don Cherry'lerden teslim aldığı free caz bayrağını, bu alanın mühim bir kilometre taşı olarak taşımıştır. Yapmış olduğu icralar, besteler ile yaklaşık 400 albümde imzası bulunan Zorn, free cazın günümüzde yaşayan en büyük temsilcidir. [1]
Kendi müzikal yolculuğuna ilk adımını attığı New York'un downtown müzik sahnesinde (bkz: Wiki) kendine has stili ile alkışları üstüne toplamıştır. Bu tarihten itibaren caz müziğinde bir çok kitaba, belgesele ve nice araştırmalara ana öğe olarak katılacaktır.[2] Bir kimlik yaratımı ruhaniyetiyle; caz müziği ve yahudilik gibi terimlerin bir çok akademik makalenin yazılmasına sebep olacak, cazın doğaç ve özgürlük karakterinin kökensel irdelenişi ve tarihin müzik eliyle yeniden yaratılışına tanıklık edeceğimiz Masada projesi ile müziğin bir ruha ve ruhun tüm çatışmalarıyla geçmiş-an-gelecek düzleminde var olmaya ihtiyaç duyduğuna şahit olacağız.
Ve bugün müzikal alanda 40'lı yaşlarına varan Zorn'un altmışıncı doğum günü münasebetiyle Zorn@60 isimli bir takım kutlama etkinliklerini inceleyeceğiz. (bkz: Zorn@60)
Yaklaşık bir haftadır giriş noktam olan Masada projesini ve hepsinin temeli John Zorn'u araştırırken; her biri birbirinden bağımsız ama sürekli birbirini besleyen konuları, projeleri, albümleri ve Zorn'un hayat hikayesinden parçaları bir araya getirmek üzere 'Zornoloji' isimli bir araştırma köşesi oluşturmaya ihtiyaç duydum.
Buyrun, şimdi müzik zamanı!
+ Dipnot:
[1]: Discogs.Com, John Zorn Discography, 22 Ocak, 2014
[2]: Allmusic,com, John Zorn Biograpy, 25 Ocak, 2014
Sarı g*tlü bir kuştu. Saçakta biriken suya dalıp, çıkıyordu. Baharı andıran bu kış gününde, güneş banyosunu yapıyordu. Suya her dalışından hemen sonra, çıkıp tüylerinde ki damlaları saçıyordu etrafa. Kafamı kaldırıp baktığımda yukarı, anlamıştım; yağmur yağmıyordu aslında.
...
Sayfa: 43, Fanus, N. E., Doğu Yay.
+ görsel: bird, tree, man - walter battiss @wikiPaint
Bugün kitapçımda Joel Kovel'ın bir başka kitabını gördüm; 'doğanın düşmanı'. Daha önce okumaya çalıştığım ama epey zorlandığım tarih ve tin ile bazı mevzularda paralel görüşler içeren bu yeni metinde, yazar yine kapitalizmin şerhinden bahsediyor. Metnin özünde ki temel konu şuydu; "Kapitalizmin doğasıdır bu, yok etmek." Bu nokta da elimde kovel'in kitabı, aklımda burroughs'un nova üçlemesinin son halkası nova ekspresi ve sel yayınevinin blogunda izlediğim, nova ekspresi eksenli bir takım videolar vardı.
Beat'lerin ağababasıdır Burroughs ve elbette keş. Neslin taş suratlı dede lakabına nail olmuş bu insan -ki kimine göre çağının ve toplumunun peygamberi- elinde ki mevcudiyetlerin toplum-devlet tarafından mantıksızca alınışının, mağduriyetinin, haklılığının ve ayrıca iğrendiği dünyanın insanlarının bir parçası oluşunu işledi yapıtlarına. Canki dedenin altın vuruşu yine kullandığı materyalin gizinde saklıydı; o kullandığı uyuşturucusunun aracılığıyla keş mertebesine yükseliyordu lakin toplumda en az onun kadar keşti; gözleriyle, kulaklarıyla, elleriyle, dilleriyle, tüm vücutlarıyla doz doz yükselterek alıyordu uyuşturucularını. Gazete sayfalarında, cızırtılı radyo kanallarında gezinirken, yeni yükselen bir binanın soğuk gölgesinde, televizyonun altıncı oktavda ki sessizliğinde, renklerle bezenmiş ama saydamlığın ötesinde geçemeyen bedenlerden veriliyordu uyuşturucu. Toplum, denetim mekanizmalarıyla hücuma geçtiği her yeni bir saniye de, tek yaptığı 'duvar'a yeni bir taş eklemek oluyordu.
Sömürücü düzenin en iyi yaptığı iş olan denetlemenin, vuku bulduğu en iyi mecrayı dil olarak işaret ederken Burroughs, cut-up tekniği ile sonsuz dürüstlüğe erişebilmeyi amaçlamaktadır. Bu bağlamda nova ekspresi burroughs'un -dileyenin tanrısının- sessiz manifestosudur. Önceden sıklıkla duyduğum ve ancak okuduktan sonra nedenini anladığım "cut-up tekniğinin ama özelde burroughs'un okuması zordur" durumundan bihaber olmayın ha! Amma, cut-up tekniği her ne kadar zor ise de bir o kadar okuyucunun yaratıcı özgürlüğüne bir kapıdır. Zira metinler/sözcükler tamamen birbiriyle bağlantısız ve bir o kadar bağlantılıdır. Yani en başta ki bir cümleyi ortadakiyle, sondan önce ki kelimeyi istediğiniz bir başka pasajla birleştirebilirsiniz.
Ha evet! Bütün bunları neden anlattım? Sahne bire geri dönersek, Kovel'ın kitabını bırakıp tekrar izlediğim videolara dönmüştüm. O an Kovel'a ve metinlerine dair bildiklerim ve bu yazarın anlattıkları; hemen hemen Burroughs'un esriklikleri ve anlatıklarıyla benzerdi. Her ikisi de 'yok eden' bir düzenden ve onun çocuklarından, refrekslerinden bahsediyordu. Tek fark biri 'akademik' bir düzlemde, diğeri 'sokak' düzleminde kurguluyordu cümlelerini. Tüm bunlara istinaden, muhtemelen altyazı çevirenenin/ekleyenin de Sel yayınlarından biri olduğu ve youtube eklenmiş üç-dört bölümlük videoları yayınevinin blogunda gördüm, okudum ve izledim. Elbette etkilendim. Her ne kadar Burroughs okundukça beyinde karmaşa çoğaltıyor olsa da, ilgili videoları izlemeden önce Burroughs'u ve/ya nevi şahsına münhasır cut-up tekniği tanıyın istedim. (bununla birlikte her ne kadar önceden araştırma yapacak olsanızda metinleri anlamakta zorluk çekebileceğiniz gerçeğinin de bilincinde olun! ve elbette buradan haraketle çıkın burroughs hakkında daha çok fikir edinin, arayın istedim...)
Burroughs'un Nova Ekspresinden pasajlar eşliğinde Andre Perkowski tarafından yapılmış film çalışmaları;
Videoların ilki burada ama çalışmaları daha iyi anlamak için yayınevinin blogunda, ilgili videolara dair metinlerini okuduktan sonra izleyin; blog için buradan lütfen!
Ayrıca Nova Ekspresi üzerine, beat uzmanı Şenol Erdoğan'ın cyberzenarchy'de bir yazımı mevcuttur. Okuyun.
"Caz, dünyanın etnik müziğidir." diye bir deyiş duymuştum. Milyon, milyar kilometre kareler boyunca varlığını sürdüren insan evladinin, binlerce yıllık müzik tecrübesine rağmen, nasıl oluyordu da caz müziği böyle bir atfı hak edebiliyordu?
Caz bir erime potası -mikser- gibi işlev görebilen, ucu bucağı sınırsız açıklıkta bir gerçektir. Mevcudiyetini de yine aştığı yollara referansla açıklayabilir ve kıtalar arası sayısız bir bileşkenin meyvası olduğunu hemen gösterir. (bkz: cazın tarihi -Wiki) Ve bugün, tüm geçmişi/gerçekliğiyle elimizde duran bu akım, varoluşunun sebebini, yaşamının en mühim şartı haline getirdi. Doğunun, batının, klasiklerin ve çok daha öncesinin (modal, lidyan modları gibi) melodilerini, ritimlerini kendi uzuvlarıymış gibi sahiplendi ve muazzam bir renk çümbüşü yarattı. Küba'nın ritimleriyle, İskandinavların hüznü-doğunun ağıtlarıyla, afrikanın tınıları yine bu mecrada buluşabildi. Bu sayede dönüp, neden caz dünyanın etnik müziğidir? diye sorarsak, cevap hemen bir kimliğe bürünür; çünkü cazın ruhunda dünyanın tüm renklerinin, müziklerinin, icralarının bir parcası vardır.
Bu makale, cazın renk paletinde gittikçe daha iyi bir görünüm kazanan İsrail tonları üzerine, bu tonların sevinçleri veya ağıtlarıyla bir adamı esrikliklere iten tüm hissiyatları anlatma isteğiyle kaleme alındı. Ve tüm bu yazım silsilesinin asıl sebebi ise aşağıda ki playerda yer almaktadır;
Tal Gamlieli Live at the Lily Pad (featuring Avishai Cohen) - "Dania"
Bir kaç hafta önce youtube ve google aracılığıyla, cazda farklı-yeni tavırlar bulmak için yine internette geziniyordum. Vakitlerden bir vakit bassist Tal Gamlieli'nin trompetçi Avishai Cohen, piyanist Kevin Harris ve davulcu Jorge Perez'in Lily Pad denen bir mekanda ki 'Dania' isimli icralarına denk geldim. Zaten her biri enstrümanında yetkin olan bu müzisyenlerin arasında özellikle Tal'ın bass çalışı tüm icrayı başka bir yola, bambaşka lezzetlere sürüklüyordu. Belki henüz cazda double bass'ın yerine ve enstrümanın icraları/dönemleri arasında karşılaştırma yapabilecek yetkinliğe sahip değilim ama kesinlikle Tal'ın elinde bass'da bambaşka tınılar var oluyordu. Tal notalar arasında gezindikçe, beni alıp götüren tınılar fiziksel varlığımdan çok uzaklara değil, bilakis çocukluğumun büyüdüğü seslere, coğrafyalara vardırıyordu. İcrayı doyasıya bilmem kaçıncı defa dinledikten sonra, Tal'ın sesini var eden, perdenin arkasında ki hikayeye erişmek maksatıyla kendisinin web sitesi ve bir çok müzik yorumlarına ulaştım. İsrail'de doğup büyümüş olan sanatçının icrası, her ne kadar bambaşka bir kıtada, cazda varolsa da, referanslarını soluklarının kaynağından; orta doğudan, kuzey afrikadan, kürt bölgesinden alıyordu. Adım adım arşınladığı bu coğrafyaların tüm seslerini, dünyanın etnik müziği atfında bulunulan cazda sentezleyip, biz fanilere sunuyordu.
Tal'ın müzikal yaşamında ki ayrıntılar, beni hızla diğer örneklerin peşi sıra götürdü ve bu kısa maceranın sonunda, caz müziğinde yaşı henüz genç ama özü binlerce yıllık bir ekolün varlığıyla tanıştım.
II- Şalom Caz!
1960-70'lerde ABD'nin ve hatta dünyanın en iyi müzik/caz okulu kabul edilen Berklee Kolejinde, aralarında Cohen kardeşlerinde bulunduğu (Yuval, Anat, Avishai) bir kaç İsrailli öğrenci eğitim görüyor ve bu süreç yıllar yılı savaşlar, kan ve gözyaşının coğrafyası olmuş ortadoğuda, bir kenti, ardından ülkeyi ve sonunda neredeyse tüm coğrafyayı caz müziğiyle, caz müziği de o coğrafyayla tanıştırıyor. İsrailli öğrencilerin bir çoğu eğitimlerinin ardından tekrar memleketlerine dönüp, müziklerinde ki yeni sesleri düzenli eğitimler halinde, yeni jenerasyona iletiyor ve yaşanan bu müzikal süreç, artık başlı başına bir mevzu olacak Caz'da İsrail etkisini yaratıyor.
İlk defa 1960'larda Berklee'de caz üzerine icralarda bulunan piyanist Yoran Gershovsky ve '85li yıllarda New York'a dadanan, orada Barry Harris's Jazz Cultural Theatre'da eğitim gören gitarist Roni Ben-Hur, caz-israil eşleşmeleri ve ardında ki sonuçların ilk adımını atan, tüm bu alışverişi başlatan iki sanatçı varsayılıyor. Aynı zamanda Amerika'ya ilk göç edenler olmakla birlikte, tekrar ülkelerine dönüp, yeni müzisyenleri var etmek için çalışmalarda bulunan ilk kişiliklerde onlardır. "Bir çok İsrailli abd'ye gelip, Berklee'de eğitim gördü. Burada ki müziğin karakteri İsrail ruhuyla konuşuyordu. Bu yeni müzik yeterince ritimseldi ve bu da icrada bir çok özgürlüğün yolunu açıyor." diyor Roni Ben-Hur.
Tüm bu edinimler ve geri dönüşler 1990'larda, caz müziği icracıları ve dinleyicilerinin kapsamlı destekleriyle İsrail'de kaliteli müzik eğitimi verebilecek bir oluşumun kurulmasını sağlıyor hızlıca. Ve hemen arından bugün adından sıklıkla söz ettiren Thelma Yellin High School of Arts kuruluyor. Cazı ana rahminde öğrenen ve ardından müziğin standartlarını, kendi ülkelerinde ki eğitim kurumları aracılığıyla, rahimden kilometrelerce uzakta ama tamamen aynı nitelikte fakat belki daha sade, belki daha ağdalı bir halde icra eden/ettiren tüm bu kişiler sayesinde bugün caz müziği üzerine yetkin bir sanatçı veya akademisyen bulmak için bakacağımız ilk adreslerden biri oldu İsrail.
Elbette 'caz ve İsrail' gibi bir başlığın var oluşunun ana etkenleri yine İsrailli, inatçı, meraklı müzisyenler topluluğu olabilir ama bu durumun yine asıl sebeplerinden biri veya en büyük destekçisi caz müziğin kendisidir. Makalenin girişinde anlatılan 'erime potası' olma durumu cazı dünyayla, dünyanın cazla çok kolay ama çok kaliteli buluşmalar yapmasını sağlıyor.
Cazın kendi karakterinde, yeniye olan muazzam bir açlık mevcuttur. Her ne kadar 1950-60'lara kadar cazda hep belirli tavırlar gözükse de (ragtime, swing, bebop gibi) aynı yıllarda Ornette Coleman, Don Cherry gibi bazı müzisyenler, cazda yepyeni ve sınırları tamamen ortadan kaldıracak bir akımı başlatır. Mevzu akım olan Free Caz, icracının enstrümanı ile olan ilişkisinden, melodilerin referanslarında yeni ve farklı noktaların ortaya çıkmasına kadar, müziği ilgili olduğu bir çok alanda farklılaştırdı. Artık bu yeni müzikte dinleyiciyi melodik, birbirine bağlı ve belki mantıksal/matematiksel bir icradan alıp, icranın tamamen kendi duygularını yansıtmasını sağlayan yeni bir kulvara götürdü ve enstrümanda ki yetkinlik sayılan 'spor yapmak' gibi bir bakış açısını da dinleyicinin lügatından çıkardı. Spordan kastım, enstrümanı maksimum hızda çalmanın, yetkinliğin veya yeteneğin özüymüş gibi görme eğilimidir. Elbette mevzu hız, müzisyen ve sazı arasında ki ilişkiyi açıklayabilecek bir durumdur ama tek durum değildir. Aynı zamanda bu dönemde müzikal (enstrüman tekniklerinin gelişmesi veya yeni standartların yaratılması gibi) ve toplumsal (toplumun yaşayışının teknoloji eliyle evrimleşmesi) tecrübelerin gelişmesi sayesinde '50 ve '60lardan sonra kökensel geri dönüşlerde başladı. (bkz: Geri dönüş veyahut 'Beyond the Wall'; Kenny Garrett @Uzak Kültür) Ayrıca teknolojinin toplumsal yaşamda iletişimi, bilgi alışverişini daha da hızlandırması sayesinde insanlar tüm yetkinlik ve duygularını yeni mecralarda hayata geçirme şansı elde etti. Tüm bu değişimler, yenilikler şekillenerek bugün genel konseptte modern caz diye tabir edilen ama alt dallarında fusion caz, nu caz, elektro caz, saykodelik caz gibi gibi bir çok akımı var etti. Günümüzde bir yandan caz-blues üzerine buluşmaların kaydedildiği albümlerin daha sık görünmesi gibi, iskandinav-asya-akdeniz-arap tınıları üzerine şekillenmiş bir çok caz albümüne ulaşabiliyoruz. Aynı zamanda bu etnik öğelerin buluşması gibi, bir yöreye veya topluluğa ait bir çok enstrüman cazda yer alıyor ve gerçekten müziğin karakterinde yepyeni renklerin oluşmasını sağlıyor.
Zamanla böylesine evrilen caz; sonunda bu makalenin konusu olan, şuan üzerine belki ancak bir kaç kelam edilebilecek olan ama önümüzde ki yıllarda puntoları daha kabarık bir alt başlık haline gelecek 'Caz ve İsrail' mevzusunu yarattı.
III- "Hanımefendi, müzik olan yerde kötü bir şey olmaz" dedi Sancho Panza;
Sayfa: 662, La Mancha'lı Yaratıcı Asilzade Don Quijote II, M. Cervantes Saavedra, YKY
İsrail cazında bahsedilecekken, kesinlikle değinilmesi gereken bir konu daha vardır. Yazının önce ki bölümünde İsrail cazının yaratımında yer alan ikinci (ana) öğe olan cazın kendisinden bahsettim. Cazın İsrail'de, ülkenin dört bir yanında gelişmesine çok emek vermiş ve bu emeklerinin karşılığını sadece İsrail topraklarında değil, aynı zamanda çevre ülkelerde müziğin yepyeni sıçrayışlar yapmasını sağlayarak almış bir kaç Amerikalı caz sanatçısı/eğitmeni vardır. Özellikle bahsedilmesi gereken mühim iki isimden ilki; İsrail cazını dünya sahnesine çıkarma da çok büyük emekleri geçmiş olan ve kariyerinde Wynton Marsalis ile Jazz at Lincoln Center Orkestrasında çalışmaları olan tenor saksafoncu Walter Blanding'dir. Blanding 1995'te bir İsrailli ile evlenerek buralara göçüyor ve bu evliliğin en önemli çocuğu, Blanding'in orta doğuda caz üzerine verdiği emeklerin sonucu var olan bir çok eğitim ve kaliteli konserler dizisi oluyor. Bu eğitimler ve konserler aracılığıyla ufukları açılan bir çok sanatçı, daha sonra Amerika'ya geldiklerinde, kendi müziklerinin yaratımı ve yayılması konusunda bir çok kolaylığa erişiyor. Blanding'den başka İsrail cazında emeği geçmiş ve emeklerinin karşılığında müzik kadar önemli olan 'barışın' varoluşunu -müziğin nefesiyle var olan bir barışın varoluşunu görmüş olan Arnie Lawrence'dır. Lawrence'da Blanding gibi bir İsrailli ile evlenip '97 yılında bu topraklara geliyor. Caz sahnesinde ki Orta Doğu tavrını yalnız başına yaratmayan İsrailin, süreçte ki en önemli lokomotivlerindendir Lawrence. Yine saksafon icracısı olan Amerikalı caz müzisyeni, daha önce New York'ta kurucusu olduğu New York New School'dan da edindiği/geliştirdiği eğitmen kimliği ile İsrail'de 'International Center for Creative Music in Jerusalem'in bünyesinde yer alıyor. Burada ki çalışmaları; savaş, nefret ve göz yaşının Orta Doğusunda, belki bir serap gibi görülen ama yüzde yüz gerçek bir barışı yaratıyor. Kurumda açtığı yeni alanlar sayesinde Arap ve Yahudi müzisyenler birlikte, politikanın çok ötelerinde ki bir dille muazzam icralarda bulunuyor. Babası gibi bir saksafoncu olan Erik'in onun hakkında söyledikleri; "inandığı şey, müzik eliyle bir barıştı ve bu inancını hep sürdürdü." Lawrence'ın bu coğrafyadan bize kazandırdığı en önemli artıyı anlatmaktadır. Jerusalem'de ki clubında, kapısını gelen tüm müzisyenlere açtı ve bu küçük sahneden, tüm dünyaya efsaneleşecek yeni müzikler ve müzisyenler çıktı.
Caz ve İsrail hakkında anlatılmış veya anlatılacak olan daha bir çok ayrıntı vardır, elbette vakit geldikçe hikayenin eksik parçaları birer birer ortaya çıkacak. Ve şu ana kadar, uzak kültürlerin bir başkasına dair tüm bu anlatılanların ve bu anlatışlara sebep hissiyatların en mühim temennisi de; her nasıl ki "danssız bir devrim olamaz." deyişi ise,müziksiz bir barış olamaz şiarıdır.
Vesselam!
*(Cats): Anat Cohen'in New York'a gelişi ve bilimum hadiseden sonra İsrail'den bir kaç müzisyen ile tanışması üzerine temalı bio-röportajın da, aralarında bassist Avishia Cohen ile Omer Avital'ın olduğu müzisyenlere hitaben kullandığı tabirdir.
+ bilgi: İsrail cazında var olmuş önemli bir kaç ayrıntı;
the West Village club Smalls:
Bindokuzyüzdoksanlarda, Amerika'ya gelen İsrailli sanatçıların, Berklee koleji veya başka alternatif eğitim kurumlarının dışında; özellikle müziklerini icra edip, paylaşabilecekleri ve aldıkları eğitimlerin meyvalarını tadabilecekleri bir mekan henüz yoktu. Fakat bu dönemde aralarında bassist Avishia Cohen, Omer Avital ve Avi Lehovich'in de bulunduğu bir grup sanatçı, New York'ta "Smalls" adlı bir caz kulübü açtı. Daha sonra burada yapılan ve bir çok ulustan önemli enstrümantalistin yer aldığı (brad mhldau, brian blade gibi) performanslar, Smalls Club'ı cazda yetişen yeni kuşağın ve müziğinin sahnelenebildiği önemli bir mekan haline getirdi.
Anzic Records:
Yine İsrail cazının, dünyaya açılmasını sağlayan önemli kurumlardan biridir Anzic Records. "Asıl amacı sadece İsrail cazını değil, iyi müziği yayınlamak" olduğunu söyleyen Anzic Records genel müdürü ve ayrıca Thelma Yellin High School for Arts kurumunda yer alan Oded Lev-Ari, yaptıları çalışmalarla bir çok İsrailli müzisyene maddi ve manevi yardımlarda bulunmuştur. Eğer İsrail cazına dair başucu kayıtlarına ulaşmak istiyorsanız, şirketin yayınlarını gözden geçirmenizi tavsiye ederim.
+ kaynak:
Makalenin yazımında Wiki-en, ekşisözlük, allmusic.com, allaboutjazz.com ve en önemlisi google.com defalarca referans olmuştur. Ayrıca yazıma ana yönleri ve asıl inceleme alanlarını sunan kaynak; mayıs, ikibinsekizde, Andrew Gilbert tarafından yazılan jazztimes.com'da ki 'the İsrail Jazz Wave..' adlı başlıktır.
+ dipnot:
Makaleye ilişik keşfettiğim müzisyenler;
Avishai Cohen (bass), 3 Cohen -Anat (sax), Avishai (trompet), Yuval (sax), Omer Avital (bass), Tal Gamlieli (bass), Roni Ben-Hur (gitar), Simon Shahenn (Arnie Lawrance'ın elinin değdiği sanatçılardan, Filistinli)
... ayrıca şu konserlere bir göz atın;
I- Omer Avital Quintet - Modern Souls Of Ancient Men @Youtube
II- Avishai Cohen - Nu Nu @Youtube