11 Haziran 2013 Salı

+KiTAP: Bize Toprak Verdiler, Juan Rulfo (1)



Juan rulfo'nun yazdıklarını okurken dikkat çekici birçok "şey"in içinden bir "şey" dikkatinizi çeker.

yazarın tasvirleri...
tasvirler, genellikle soluklanma noktalarıdır. yazar için de okur için de.juan rulfo'nun yazdıkları hiç öyle değil.
örneğin, yazar, bir yolu anlatırken bir "sahne" değildir anlattığı. o yoldan biri geçecek diye ya da o yolda az sonra bir "olay" olacak diye filan anlatmaz. o yolu anlatır. sadece o yolu. biz de böylece, bir yolu anlatmanın sadece bir yolu anlatmak olmadığını görürüz. işte o zaman biliriz ki yazar, bunu "soluklanmak" için yazmamış; o yolun "neredeyse" soluk aldığını göstermek için yazmıştır.

“tan ağarırken iri yağmur damlaları düştü. damlalar, sürü­lü toprağın yumuşak, ince tozuna değince kof sesler çıktı. bir alaycı kuş toprağın üstünden uçarak geçti, ağlayan bir bebek sesi çıkardı uçarken. sonra yorgunluktan bitmişçesine inledi, daha sonra da, ufkun aydınlanmaya başladığı noktaya varınca hıçkırdı, bir kahkaha attı, yine inledi. “ 
örneğin, yazar, bir yolu anlatırken bir "sahne" değildir anlattığı. o yoldan biri geçecek diye ya da o yolda az sonra bir "olay" olacak diye filan anlatmaz. o yolu anlatır. sadece o yolu. biz de böylece, bir yolu anlatmanın sadece bir yolu anlatmak olmadığını görürüz. işte o zaman biliriz ki yazar, bunu "soluklanmak" için yazmamış; o yolun "neredeyse" soluk aldığını göstermek için yazmıştır.




|| ekşi: #24228236 - görsel: They Have Given Us the Land – Sophie Leetmaa


15 Mart 2013 Cuma

+KONSER: Bir arayış biçimi olarak müzik...

  Müziğin başlı başına bir arayış biçimi olduğu kesindir. Müzisyenin geçmiş-şimdi-gelecek bağlamında ki hissiyatlarının dışa vurumudur tüm bu icralar. Bu nokta da insan doğasının içinde barındırdığı tüm renk tonlarını görebileceğimiz en ideal müzik türü emprovizedir. Makale de ki tüm konserlerin tamamı doğaçlama olmasa da -bazı icralarda müzisyenler belirli ritiminden referansla o an ki hissiyatlarına yöneliyorlar, bkz: john zorn in marciac- müzisyenler enstrümanlarının onları sürüklediği düzensizliğe bırakıyorlar kendilerini.

  Bu insanların yaptığı müzik; ruhlarının derinliklerinde beslemiş oldukları hüznü, kaygıyı, mutluluğu, acıyı, tutkuyu canlandırıyor. Doğaçlamanın ve yaratıcılığın her molekülü bu insanların enstrümanlarından, her biri farklı coğrafyalarda ve zaman dilimlerinde yeşeriyor.

  Burada yaptığım seçki, internet üzerinden dinleme şansını bulduğum ve beni de müziyenleri kadar kayboluşa sürükleyen bir kaç konseri içermektedir. Elbette henüz bahsi edilmemiş veya keşfedilmemiş bir çok icra mevcuttur ama onlarında zamanı gelecektir;


1 - Don Cherry in Bombay: Ryhthms of world

  Avangard müziğin ustalarından, trompetci Don Cherry. İlk bahsini duyduğumda anlatılan hikayesi ile beni daha çok cezbetmiş bir kişilik. Şöyle ki; müziğin tutkusuyla, eğitimini yarıda bırakıp atalarının topraklarına, sıcakla kuraklığın ve sayısız ölümün kol gezdiği ütopik topraklara yolculuğa çıkıyor usta. Amacı dedelerinin müziğini yaratacağı tınıların içine dalmaktır. Yaşamını ve ona şuan sunduklarını bir kenara bırakıp kara topraklara gidiyor. Burada müziğin en saf haline bakıyor, dinliyor ve kendi ruhunda yeni çığırlar açıp geri dönüyor. Caz müziğinin  mihenk taşı olan bu garip adam, müziğin peşi sıra bir çok sınırı böylesine cesaretle, merakla aşıyor.

  Karşınızda yaratıcı müziğin en uç noktalarından biri olan Hindistan'da Don Cherry ve arkadaşları -Alice Coltrane, Trilok Gurtu, Zakir Hussain, L. Shankar, T.H. 'Vikku' Vinayakaram- batının modern ve doğunun kadim müziğini bir potada ustaca, zevkle, tutkuyla eritiyor. Biz ölümlülere kalan ise bu ziyafetin tadına varmak oluyor.

  

+ not: konserin tamamı youtube'a toplam altı bölümde yüklenmiştir. burada ilk iki bölüm var, devamı için youtube'a yönelin.

19 Aralık 2012 Çarşamba

+PORTRE: loplop*

"burada haykırmaya hakkımız var çünkü biz ürpermeleri ve uyanışı yaşadık."
tristan tzara, 1918 dadaist manifesto

Punching Ball or
the Immortality of Buonarroti 
   Çok yönlü bir kişililktir Max Ernst. 1891 Almanyasında doğmuş ve Nazi Almanyasında "yoz sanat" kategorisine alınmış ve elbette yasaklanmıştır. Ernst'te bir çok alman sanatçı-çağdaşı gibi sık sık tutuklanarak ve kaçarak bir hayat sürdürdü. Rivayet olunmuştur ki Ernst'te toplama kamplarına düşmüş ve oradan sağ çıkmayı başarmıştır.

   İlk resim eğitimini babası tarafından alan Ernst, hiç bir şekilde resmi-okul yönüyle sanat eğitimi almadı. Her ne kadar felsefe ve sosyoloji eğitimleri almış olsa da I. Dünya savaşından çıktından hemen sonra, yaratıcı fikirleri ile resim sanatına yöneldi.

   1919 yılında Köln'de "dada" akımının kurucularından biri olarak yer aldı. Sosyal aktivist arkadaşı Johannes Theodor Baargeld ile "Der Strom" ve "Die Schammade" gibi dergileri yayınladı ve ilk dada sergisini organize etti. Dadaizmden sonra Sürreailizme yönelen Ernst; bulduğu frotaj tekniği ile bu akımın öncülerinden biri oldu.

   1922 yılında illegal olarak girdiği Fransa'da, dadaizmin ve sürrealizmin bir çok önemli kişilikleriyle tanıştı. II. Dünya Savaşının çıkmasıyla birlikte Fransa hükümeti tarafından "tehlikeli" addedildi ve tutuklandı. Her ne kadar Paris'te ki sanatçı arkadaşları tarafından kurtulmuş olsa da Nazilerin Fransa'yı işgali ile bu SS Polis Örgütü (gestapo) tarafından tekrar tutuklandı. Sanatçı dostu Guggenheim tarafından tekrar kurtulan Ernst, bu defa Amerika'ya kaçtı ve Amerika'ya vardıktan sonra Guggenheim ile evlendi.

   1979 Nisanında hayata gözlerini yuman Ernst, ardından bir çok yapıt ve yeni teknik bıraktı.

+ not: daha fazla Ernst için wiki-paintings

* loplop: sanat yaşamında ernst'in kendisiyle özleştirdiği, kuşa benzeyen yaratık.

14 Ağustos 2012 Salı

+KİTAP: "Bir İnsan, Çok Hayat"*

   ve belki de en büyük çelişki burada başlıyordu! Onu tanıtan, bir sicimin donuk ucunda ki belirginliği idi bu kelime ve insanı hayretlere, şaşkınlıklara ve hatta dehşete düşüren bir tanımdı ve koca labirent bu noktada başlıyordu. Nasıl? Nasıl oluyordu tüm bunlar? Neden hiçkimse idi, nasıl?

   pessoa -hiç kimse-; bütün tanımların, bütün anlamların içinden en uzağını ve en yakınını bulmuştu. O hiçkimse idi ama aynı zamanda herkes. Gençlik yıllarında başladığı yazın hayatında, onlarca insan olmuştu. Kelimenin tam anlamıyla olmuştu hemde. Sadece takma isimler değildi şiirlerinin altındakiler. O her biri olmuştu, o kişilerin hayatlarını yaşamış, sevmiş, üzülmüş, küsmüş, gülümsemiş. Sonra da her bir kişiliğin dili olmuş, hepsini bir potada eritmiş ve tüm bu farklılıkları isyandan kurtarmış ama neden hala kendisine hiçkimse diyordu?

   Fernando Pessoa: yazar, şair, ressam. Fütürist akımın Portekizli temsilcisi. Portekiz edebiyatının mihenk taşı, içi hazineler dolu labirenti. Belki ölümünden sonra bizlerde bu kadar soru işareti bırakmış olmasının sebebi bilinmemesiydi. Dar bir edebiyat çevresinin içindeydi ve ancak ölümünden yıllar sonra hazineler dolu sandığı ortaya çıktı. Hemde yirmiyedibinden fazla elyazması ile.

   Yazarı "Anarşist Banker" kitabıyla ancak geçen hafta tanıdım. Ne yazık ki sayfa sayısı az olan ve okuması çok kısa süren ama her bir tümcede insanı ya gülümseten, ya şaşırtan, ya öğreten bir kitap. İki arkadaşın bir yemek sonrası başlayan sohbetidir bu kitap. Okuru burjuva ahlakının derinliklerine sürükler ve Antik Çağ felsefesinin diyalog yöntemini izleyerek günümüz burjuva toplumunun ikiyüzlülüğünü, haksızlıkları göz önüne serer. Tanımış olmakta geç kalmışsam bile, tanrıya "dünyada yaptığım hayırlı işler listesinde" gösterebileceğim bir yazar ve kitap.

------------------------------------------

+ kitaptan : 

   "Peki, o halde bu aşırı çözümü niçin seçtiniz de diğer yollardan birini, diyelim... ara bir yolu seçmediniz?"
   "Anlatayım. Bunun üzerinde çok düşündüm. Okuduğum broşürlerde tüm bu kuramlar vardı elbette. Anarşist kuramı -gayet iyi ifade ettiğiniz gibi, bu uç kuramı- savunmamın nedenlerini size, iki kelimeyle anlatacağım."
    Bir an bakışları boşluğa takldı. Sonra bana doğru döndü.
   "En büyük kötülük, daha doğrusu tek kötülük, doğal gerçekliklere gelip yapışan toplumsal uzlaşma ve kurgulardır- evet, tüm kurguları kast ediyorum; aileden paraya, dinden devlete kadar hepsini... İnsan, ya erkek doğar yada kadın. Demek istediğim, insan yetişkin olduğunda erkek yada kadın olmak üzere doğar; doğal olarak, bir eş olmak için, bir eş olmak için, zengin yada yoksul olmak için doğmaz, hele Katolik yada Protestan olmak, İngiliz yada Portekizli olmak için hiç doğmaz. Toplumsal kurgular sayesinde şu yada bu olunur. Peki ya bu toplumsal kurgular neden kötüdür? Çünkü bunlar kurgudur, çünkü doğal değillerdir. Para devletten daha iyi değildir, aile dinlerden daha iyi değildir. Bunların yerine başka kurgular olsaydı, bunlar da o kadar kötü olurdu, çünkü bunlarda yine kurgu olurdu, çünkü bunlarda sırası geldiğinde doğal gerçeklerin üzerine yapışır ve onları boğarlardı. Dolayısıyla, istisnasız tüm kurguların ortadan kaldırılmasını hedefleyen saf anarşist sistemden başka her sistem, tüm diğer sistemler birer kurgudur. Tüm enerjimizi, tüm çabamızı, tüm zekamızı, bir toplumsal kurgunun yerine bir diğerini yerleştirmeye yada yerleştirme çabasına adamak bir saçmalıktır, hatta bir suçtur, çünkü bu, toplumu olduğu gibi bırakmayı açıktan açığa hedefleyerek toplumsal bir kargaşa yaratmaktır. Madem insandaki doğalı ezen ve bastıran toplumsal kurguları adaletsiz buluyoruz, o halde niçin enerjimizi, bu kurguların yerine başkalarını koymakta kullanıyoruz? Aynı enerji bu kurguların tümünü yok etmekte kullanabiliriz."
   "İnandırıcı gözüküyor. Ama varsayalım ki olmadı; varsayalım ki tüm bunların çok hoş olduğu ama anarşist sistemin hayata geçirilemeyeceği itirazı yapıldı bize. Sorunun birazda bu yanını inceleyelim."
......
   "Dolayısıyla, şu iki şeyden biri doğrudur: Ya doğal olanı toplumsal düzlemde gerçekleştirebiliriz yada gerçekleştiremeyiz; başka bir deyişle toplum ya doğal olabilir yada özü bakımından kurgudur ve hiçbir durumda doğal olamaz.
   Eğer toplum doğal olabilirse bu durumda anarşist toplum, yani özgür toplum kusursuz bir biçimde var olabilir; hatta bir yerlerde var olması da gerekir, çünkü tamamen doğal olan tek toplum budur.
.....
   "Peki ya en doğal kurgu hangisidir? Hiç biri doğal değildir, çünkü kurgudur. Mevcut durumda en doğalı, hangisi en doğal görülüyor, hissediliyor ise odur. Peki bu hangisidir? Eh, zaten alışkın olduğumuz kurgudur bu. (Anlıyor musunuz: Doğal olan şey, içgüdüden kaynaklanandır; içgüdü yoksa içgüdüye en fazla benzeyen şey alışkanlıktır. Sigara içmenin doğal hiçbir yanı yoktur, içgüdüsel bir ihtiyaç değildir ama eğer alışkanlık edinilirse sigara içmek, gerçekten içgüdüsel bir ihtiyaç olarak hissedilen doğal bir edim olur.)


not: verilen bölümler kitabın tüm konusunu ve temel fikrini yansıtmakta yetersizdir. Zira yazar diyalog yöntemi ile metni oluşturduğu için tüm kitabı birlikte düşünmek şarttır. Her tümce bir öncesi ve daha da öncesi ile sonrasıyla bağlantılıdır.

+bilgi:
fernando passoa; wiki, ekşi
anarşist banker; can yayınları
okuma listemde, sizde bakın: Fernando Pessoa: 20nci Yüzyılın Yalnızı (Adnan Özer - Everest Yayınları)



* Fernando Pessoa üzerile verilen Tulena Konferansında yayınlanmış yazılardan birinin başlığıdır.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

+FiLM: Şişe Çevirmece


Aşağıda ki diyalog; "1981" isimli bol ödüllü bir Kanada yapımı filminden alınmıştır. Bu yarı-felsefik konuşmayı yapanlar ise, yukarıda yer alan resimde ki iki  çocuk..
+film info; 1981 (2009), Yön: Ricardo Trogi - imdb

///
Plante: Niye soruyorsun?

Ricardo: Sadece merak ettim.

Plante: Neyi merak ettin?

Ricardo: Hiç... Eski okulumda böyle bir şey yapmazdık...İşler farklıydı.

Plante: Nasıl farklıydı?

Ricardo: Biriyle şişe çevirmece oynarsan, mesela öpüşürsen, daha sonra karşılaştığında ister iki gün ister bir sene sonra olsun en azından bir merhaba denir.

P: Öyle mi yapıyordunuz?

R: Evet.

P: Hepiniz mi?

R: Evet, normal bir şey. Biriyle öpüşürsen onunla arkadaş olman gerek. Senin okulunu bilemem ama bizim okulda öyle olurdu. Hiçbir şey olmamış gibi davranılmazdı.

P: Bu bana çok saçma geliyor. Öyle bir şey olamaz.--  Nereden bilebilirsin ki?

R: Neyi?

P: Herkesin öyle yaptığını.

R: Her öpüşenin birbiriyle selamlaştığını mı?

P: Hayır.-- Her selamlaşanın birbiriyle öpüşmüş olduğunu? Bak. Eski okulunda birbirine selam veren herkes öpüşmüştür. Olamaz.

R: Hayır! Herkes dediğim, bizim sınıftaki herkes, mesela bizim devre. Bütün okul değil.

P: O da olamaz. Sen, sizin sınıfta sadece öpüştüğün kızlara mı merhaba dersin? Başka kimseye demez misin? Yasak mı?

R: Hayır. Şişe çevirmece oynayanlardan bahsediyorum. Öpüştükten sonra birbirlerine selam verirler.

P: Peki öpüşmeyenler? Onlar merhabalaşmaz mı?

R: Evet ama--

P: İşte bu acayip. Bak! Öpüşmeyenlerin de birbirine merhaba dediklerini düşünürsen öpüşmüş olanlarla öpüşmemiş olanları nasıl ayırt edeceksin?

R: Çünkü kimin öpüşüp öpüşmediğini bilirdik.

P: Oyunu oynamayanlar nereden bilecek ki?

R: Boş ver.

P: Bu kadar. Söylemiştim, o iş olmaz.

R: Ben anlatamadım.

P: Evet.

31 Mart 2012 Cumartesi

+KİTAP: Aramak ve bulamamak üzere monologlar

  Aylar öncesiydi, soruyordum. Henüz sorunun kendisinin ne olduğunu tam olarak bilmiyor olmama rağmen, sorunun kahredici ateşinde yanıp tutuşuyordum. Tüm bu keşmekeş içinde belki sorunun kendisini bulmak veya sorusuz bir cevaba ulaşabilmek için çıktım yola.

  Tüm bu sürgünlük boyuncu, giderken ülkenin bir ucundan diğer ucuna, bulabilmek için bir şeyleri; bir soruyu veya cevabı, kavuşmak için artık huzura ve tüm bu varoluşcu dilemmaların arasında karalıyordum kara kaplı deftere: 'bulabilmek için; belki bir yüzde, belki bir fikirde veya bir mekanda' diye.

  Ve aradım, aradım durdum bilinmeyeni bulma telaşı içinde, günlerce. Lakin yoktu, ne bir cevap ne bir soru ve şimdi aylar, aylar sonra gördüm aynı telaşı, aynı karmaşayı bir monologta, Ferit Edgü'nün 'Kimse'sinde...

------------------------------------

 +kitaptan:

“Yollara düştüğün günleri diyor İkinci Ses, ansıyor musun!
Çok düştüm yollara, diyor Birinci Ses. Sözünü ettiğin hangisi!
Kendini bir kentten bir kente vurduğun, hiçbir yerde erince kavuşamadığın günlerden, diyor İkinci Ses.
Nereden çıktı bu, böyle birdenbire, bu sürgün yerimde! diyor Birinci Ses.
Hiçbir yerden, diyor İkinci Ses. Bellekten.
Nedir çıkan o iğrenç bellekten! diye Birinci Ses.
Anlatıyor İkinci Ses:
Sen
ordan oraya gidiyordun
nereye gittiğini kendin de bilmeden
yalnızca gitmek için gidiyordun
yollarda, yolculuklarda kurtulacağını sanıyordun
gidişlerin seni kurtaracağını umuyordun
o büyük sözü unutmuştun (delikanlılığında sık sık andığın):
Yurdundan kaçmakla kendinden kaçacağını mı sanıyorsun! Kaçtığın neydi! Bana sorarsan onu bile bilmiyordun. Yalnız yollardaydın. Tek başına. Ya da yanında bir dişi. Yani iki başına. İtişe kakışa (-bu yazı nerede geçirelim! -nerde istersen. -bir dağ başında! -hayır bir deniz kıyısında.) Deniz eski tutkundu. Deniz ve güneş. Güneşe bırakmak istiyordun bedenini. Hiçbir şey düşünmemek. Güneşte erimek. Boşaltmak için.

Yok olmak.”

+bilgi:


+DiZi: Caz Yapıyoruz!


  Bir kent*, bir mahalle* ve yüzlerce insan. Hemen hemen hepsi de armonik armonik bir edayla yaşıyor, yiyor, yürüyor, çalışıyor, sevişiyor. Ve aynı zamanda hepsi de kaygılı, mutlu, aceleci, üzgün ve fakir. Tüm bu sıfatları ve duyguları birleştirip yepyeni bir nota yaratıyorlar; tromponla, çatal-kaşıkla, muazzam bir deniz ve balıkla. Üflemeli Enstrümanlar Bandosu* ile yürüyor kenti bir baştan diğer başa ve bazen sokakta, French Quarter'ın kalbinde yayılıyor gitarın -kemanın nefesi ve dişlerin arasında ki o kırık -kesik ezgi. Tüm şehir müzikle yaşıyor, müzikle ölüyor. İstemese bile bu yolun müdavimi oluyor her kadın, erkek ve çocuk. Ve her bahar ayı dört-beş deli bağırıyor. Vücutlarında ki her bir tüy: siyah-mavi-beyaz birer gökkuşağı oluyor ve Zulu King tavrıyla katılıyor Mardi Gras* alayına. Ama yine de, tüm bu eğlenceler ve funky müzikler yayılıyorken bile etrafa, kentte hayat bazen duruyor, aşklar bitiyor, dostlar yitiyor. Haksızlık ve cinayette bir nota oluyor ve süslüyor bu ezgiyi. Kent her gün doğumunda ve her gün batımında caz yapıyor.

  Ve sonra, bizde katılıyoruz bu güruha ve hep birlikte caz yapıyoruz burada, Treme'de...


+dipnot:
* kent: new orleans, louisiana /viki
* mahalle: tremé /viki
* bando: mardi gras alayında 'second line' diye bilinen alay.
* mardi gras: new orleans'ta gerçekleştirilen geleneksel ve bol müzikli bir festival. /viki

+bilgi:
  Dizi hakkında daha fazla bilgi için linkler;

12 Mart 2012 Pazartesi

Ayı ve magicmushroom

Ayı -L'ours  filminden bir sahne:

 
film info:
L'Ours -1988, Yönetmen: Jean Jacques Annaud

+imdb link