27 Eylül 2013 Cuma

+WEB: Mülksüzleştirme Ağları

  Marx'ın meşhur özdeyişinin* ne kadar haklı olduğunu tekrar tekrar, üstüne durmadan basarak hatırlatmaktan geri kalmayan hükümet-imizin, son onyıllık süreçte yapmış olduğu yatırımınların küçük bir izdüşümü.

* Kapitalizm, gölgesini satamadığı ağacı keser.







 # mülksüzleştirme ağları  - http://mulksuzlestirme.org

  Kentsel dönüşümün sermaye-iktidar ilişkileri üzerine kolektif veri derleme, haritalama ve yayınlama çalışması.

Mülksüzleştirme Projeleri

'Kentsel dönüşüm' projelerini yapan şirketlerin diğer yatırımları neler? Bu süreçte devlet kurumları ve özel şirketler arasında halkı mülksüzleştiren ne gibi ortaklıkları kuruluyor? Halkın cebinden çıkan vergilerle toplanan kapital, kamusal mülkün yeniden inşası/işletmesi üzerinden hangi sermaye gruplarına aktarılıyor? 3. Havalimanı, 3. Köprü ve Ilısu Barajı (Hasankeyf) gibi mega projelerin yarattığı ekolojik, ekonomik ve sosyal yıkım hangi medya organları üzerinden sansürlenerek toplumsal hafızadan silinmeye çalışılıyor?


Mülksüzleştirme projelerini gerçekleştiren özel şirketlerin (altyapı, inşaat, mimarlık, enerji, emlak, turizm, kültür endüstrisi) yöneticileri başka hangi kurumların yönetiminde? Kamu eliyle dağıtılan mega projelerin yüklenicileri arasında ne gibi bağlantılar bulunuyor?


Bu haritanın hareket noktası, Hazine tarafından el konulan ve 2011’de esas sahibi Galata Rum İlkokulu Vakfı’na iade edilen Galata Rum Okulu binasıdır. Amacımız, gayrimüslim vakıfların Cumhuriyet’in ilk yıllarından itibaren devlet politikaları neticesinde yaşadıkları mülksüzleştirmenin görsel olarak anlaşılabilmesidir.

21 Eylül 2013 Cumartesi

+GEZi: CapulCaz!

TC Başbakanı Reccep Tayyipp Errrdoğan; 
"çıkmış bir avuç Çapulcu veyahut Cazcı, yani aslında ikisinin karışımı bişey.. Anlayin işte CapulCazcı!... amma unutmasınlar, biz bu memleketi onlara bırakmayız...!"
demiş ve Büyük Türkçe Sözlüğe yeni bir ifade yerleşmiş; CapulCaz-cı...


///

velhasli kelam, cazda direniyor:

Gezi Parkı`na müziğin evrensel diliyle destek veren müzisyenler yer aldıkları çalışmada şiddetten beslenen korku ortamına inat adil, eşitlikçi, özgür ve barışçıl bir yaşam için ses veriyorlar. Soprano saksofonda Tamer Temel, piyanoda Selen Gülün, elektrik basta Demirhan Baylan, davulda Cengiz Baysal, perküsyonda Amy Salsgiver ve vokalde Çağıl Kaya`nın yer aldığı "Korkmuyoruz" bestesinde kullanılan `tava` ve shaker`lar ile direnişinin enstrümanlarına da göndermede bulunuyor.


via: cazkolik




Şöyle de bir manifestoları var;
Biz müzisyeniz. Biz Korkunun Krallığı'nın sanatçılarıyız. Kendimizi ifade etmek bizim için yaşam sebebi. Şiddet ve baskıların olmadığı adaletli ve huzurlu bir ortamda yaşamanın, üretmenin, fikirlerimizi, duygularımızı paylaşmanın hayalini kuruyoruz. Eşitlikçi, özgürlükçü, kardeşçe, hep birlikte insanca bir yaşam arzuluyoruz. Sokaklar, meydanlar, parklar bizim yaşam alanımızdır. Kendimizi ayrıştırmıyoruz. Farklılıklar rengimizdir. Bu barışcıl birliktelik umudu karşısında baskıcı, kuralcı ve şiddet içeren her türlü müdahaleye karşı duruşumuz nettir. Korkmuyoruz yaşamaktan.

1 Eylül 2013 Pazar

+MüZiK: the royal 'Moriarty'..



  Kaç zamandır dinlediğim, muazzam zevk duyduğum ve sonunda blogta paylaşmak istediğim bir ailedir Moriarty'ler. Lakin tam, gruba ilişkin mevcut bilgilerime bir kaç parça daha bilgi eklemek isterken ekşi'den matatutu'nun moriarty'e dair anlatmak istediklerimi http://moriartyland.net sitesinden çevirip, çoktan anlatmış buldum ve bu duruma istinaden, ilgili metni kopyalayıp sizinle paylaşmak istedim. buyrun;

" moriarty kimdir?
ilk izlenim: profesyonel sahnelerin frekans bozucuları onlar. emin olunan tek şey 5 kişi oldukları: bir diva ve onun dört kardeşi. gilbert’i unutmadan! içi doldurulmuş bir hayvanın kafasına sahip ve gölgede kukla yöneten, bahsettiğimiz grubun gizli üyesi. hepsi, moriartyland adını verdikleri bir bölgede yaşıyorlar, yaratıyorlar ve tuhaflıklarını yetiştiriyorlar. nereden geldikleri umursanmıyor. oraya bir önceki yüzyılın sonunda geldiler ve sonra orada kaldılar. ingilizce şarkı söyledikleri düşünülürse, içlerinden bazılarınn amerikadan gelmiş oldukları varsayılabilir.
ve müzik?
tüm güzel hikayelerde olduğu gibi, moriarty’nin müziği de bir seri rastlantı ve kaza sonucu ortaya çıktı. fırtına sonrası yerle bir olmuş bir cabaret folk’undan firar ettiği düşünülen parçaları keşfettikçe şüphe ediliyor bundan biraz: başka bir zamandan çıkma bu divanın güçlü ve derin sesiyle dokunmuş, pürüzlerden oluşan beklenmedik bir çıplak akustik. bu müzik birbirine yakın varlıklarla dolu: amerikan ve irlanda folku, amerika’nın güneyinin kırsal blues’u, perili ve bir o kadar da tozlu bir country ve belki de kurt weill’a garip bir şekilde benzeyen bir alman sürgününün hortlağının ta kendisi. ve özellikle, hikayeler anlatıyor.
gerçek hikayeler mi?
belki evet. lily’ninki gibi mesela, 19 yaşında orduya katılan ve sivil yaşamının son gecesinde moriarty’e sırlarını söyleyen. bazen kurmacadan başka bir şey olmuyor... haberler, büyük buhran döneminde çekilmiş fotoğraflar ya da lewis carroll’un objektifine takılan kırılgan kahramanlar görünümünde yüzlerle karşılaşmamızı sağlayan kısa metraj filmler havasında şarkılar.
moriarty gerçekte neye benziyor?
sahnenin üstünde, orada, bir sürü düşünün. ya da gece bir ormanın, ışıltısı kaybolmuş bir otel ya da yıkık bir şatonun orta yerinde. diva ve dört erkek kardeşi eski bir yazı masasıyla bir paravanın arasına dikilmiş tek bir mikrofonun etrafında toplanmışlar. 
zamandışı bir zerafet ve bir anlamda bir protokol geliştiriyorlar ..halkı zamanın dışına sürüklemenin hikayesi, onlara gözlerini kapamaları şartıyla şaşkınlıkla rüya gördüren 
akustik çalgılar kullanıyorlar, hatta gitarlardan biri 1957 yılında joan baez’e ait olabilirmiş. çünkü, evet moriarty’nin böylesi bağlantıları da var. hatta dedikodular doğruysa müzisyenlerden bir tanesinin annesi bob dylan’a "girl from the north country"e esinlemiş. ve onlar yamru yumru bir valizin üstünde ritm tutuyorlar.... 
valizler mi?
evet moriarty’nin geri çevrilmiş/reddedilmiş eşyalara bir yakınlığı var. avlanma yerleriyse, isim babaları olan ve kanatları altına aldıkları bu çocukların onlardan çıngıraklar ve otel zillerinin içlerini doldurduğu meşhur valizler ve olivetti marka antika bir daktilo çaldığından asla şüphelenmeyen jérome deschamps ve macha makeïeff’ın kumpanyasının deposu. ödünç alma değil, bunlar rosemary’nin sadece ona ait olan sesinin karşılığı.
peki sonuçta kimdir moriarty?
jack kerouac romanından çıkma bir karakter (ya da conan doyle muydu?) ; ya da ismini yeni-meksika’da kayıp bir şehre miras bırakmış olan bir yabancı; bir bilmece; müzikal bir anakronizm? 
daha çok macha makeïeff’ın onlar hakkında ne öylediğine bir bakın.
savulun! o garip kabilenin, elektrikli, sevilen, beş yüzlü, suda yaşayan, önceki hayatların kederini taşıyan kraliçesi karşınızda. güzel kadın ve azgın rüya görenleri. yumuşak kendinden geçişleri.. takıntılı olanın dengelenmesi sizi hayran bırakıyor. yanlarında getirdikleri başka yerler yüzünden, başka yerlerden başka yerler. incelikle zonklayan, yırtılan bir şey. 
hanfendinin kötü mizacı hayran bırakıyor ve zerafetin sakladığı öfkeyi dile geritiriyor. ve ardından yüzlerinde, zarif taşkınlık, ve seslerinde hayaletin gülüşlerini anlatıyorlar. bu bulanıklık ve büyü sizi dengeye getiriyor ve birden tiz bir şey, bir bıçağın ucu.. sizde izini bırakıyor, onlarla bu yolculuk. akan bir kanın ılıklığı ve deride bıraktığı çatlak. rüyanın ederi bu. moriarty’nin şiddetli zerafeti."
moriarty : 
rosemary moriarty : vokal, tamburin, kaşık, piyano, trompet - scotch şişesi
arthur moriarty : akustik gitar, valiz davul, piyano
zim moriarty : kontrbas, akustik gitar, müzik kutusu, valiz davul
thomas moriarty : kromatik ve diyatonik harmonika, "kazoo", matkap/delgi, "jew's-harp"
charles moriarty : elektro gitar 
moriarty ayrıca şunlarla da çalıyor:
vincent talpaert moriarty: davuleric tafani dubeussay moriarty: davul "

+dipnot: 
*: görsel; wiki-en 
   ekşide moriarty

+++; bu defa müzik örneği yok, gidin kendiniz bulun..

11 Ağustos 2013 Pazar

+GEZi: Bellek


  Direnişin üzerine güzel bir bellek çalışması.


 Bağımsız bir fotoğrafçı olan Bora Tarhan ise, 28 dakikalık videosunun hem sanatsal hem de realist olarak sayılabilecek kurgusu ile olaylara kendi bakış açısını yansıtıyor. Tarhan,“Love Children of Turkey” (Türkiye’nin Sevgili Evlatları) adlı belgeseli oluştururken sokaklarda, caddelerde ve parklarda direnen insanların arasına karışmış.
Hatta kendisine “Gaz maskesini nereden aldın abi?”diye soran bir vatandaşa “İnternetten aldım, ama Karaköy’de filan da satılıyor” cevabını verdiği duyuluyor. Video bu bakımdan olayların kalbinden geliyor.
via: bianet 


2 Ağustos 2013 Cuma

+MüZiK: Geri dönüş... veyahut 'Beyond the Wall'; Kenny Garrett

  Modern çağın en büyük karmaşalarındandır dönüşler. Öyle ki ademoğulları binlerce yıl yeninin peşi sıra koşarken, atalarının o basit ama basitte ki sadeliğin ihtişamına sahip bilgeliğini unuturlar. Fakat modern çağ böyle işlememektedir; belki yüzyılların en hızlı koşusudur geleceğe, yeniye ama bir o kadar derin sarılmalardır eskiye, köklerine.

  'Beyond the Wall', tüm bu anlatılanların ve daha da anlatılacak olanların ilhamı, Kenny Garrett ve saz arkadaşlarının bir şaheseri, müziğin sadelikte ki ihtişamı. Köklere dönüşün melodik ve bir o kadar doğaç yolculuğudur.

  Son aylarda, çaltığım enstrümana referans olabilecek; kulağımı, parmaklarımı, nefesimi ama en önemlisi ruhumu açacak kayıtların izindeydim. 'Woodwind player' klasörümde, daha önce Jazz dergisinde (bkz: boyut store) hakkında bir kaç satır okuduğum ve aynı zamanda Miles'ın Human Nature parçasında ki doğaçlamalarıyla ilgimi çekmiş Kenny Garrett'ı buldum ve her nasıl olduysa 2006, Ağustos tarihli albümü Beyond the Wall'ı.




  Beyond the Wall, duruş itibari ile modal ve fusion caz öğelerini içinde barındıran, 1970ler Detroit'inin saksafoncusu ve bassisti arkadaşların elinden çıkmış, bir geri dönüş hikayesidir. Modal müziğin ilahlarından piyanist 'the King' McCoy Tyner'a ithaf edilmiş, Garret'ın nefesiyle modal caza yaptığı derin bir yolculuğun devamıdır. (bkz: Introducing Kenny Garrett) Albümü bu kadar kaliteli yapan ve enstrümanların her birinin bu kadar uyumlu durabilmesinin nedenlerinden en önemlisi de, albümde ki sanatçıların ortak geçmişlerinin ve ortak zevklerinin olmasıdır. (bkz: *) Garrett hemşerisi de sayılan Robert Hurts ile birlikte müziklerini, yine McCoy Tyner'dan etkilenmiş sanatçılardan Mulgrew Miller desteğiyle geçmişin makamlarına sadık ve yaratıcılığın, doğaçın en özgür olduğu alanlardan modal müziğin ekseninde yaratıp, biz fanilere mavi gezegenden ayrılırken 'iyi ki yaptım' dedirtecek dinlemelere sürüklüyor. Ayrıca albümde ki sanatçılardan, Wayne Shorter kayıtlarında dinlediğim Brian Blade ise, davulu ile albümde nice baladların varoluşuna mevzu oluyor.

  

  Modal müzik, bir nevi makam demektir. (bkz: Wiki -en) Caz müziğin, hatta daha doğrusu modern müziğin yaratılışından önce yüzlerce yıl var olmuş bir müzik standardıdır. Hele ki sanatçılara kendileriyle ve sazlarıyla yüzleşebildiği, doğaçın en müsait icra arenalarından biridir. Ve modal müzik tüm bu sahip olduklarıyla 'Beyond the Wall'ı dünya müziğinin en önemli eserlerinden biri yapıyor.

  Albümün açılışı, Garrett ve Sanders'in doğu makamlarına bezenmiş parçası 'Calling' ile başlıyor. (bkz: youtube) Ardından albüme fusion caz dedirtmeyi hak eden, doğu ve latin melodilerine sahip 'Qing Wen' ile devam ediyor. (bkz: youtube) Evet, albüm baştan sona bir ustalık eseri ama melodisi, rengi, resi, ruhuyla beni tümden esrikliğe iten parça 'Kiss to the Skies', saksafonun tüm o meziyetlerine karşın bile yetersiz kalabildiği anlarda; doğalın, insanın sesiyle beni irkilten ve tekrar bu halüsinasyonun, mavi renkte ki ütopyanın derinliklerine iten vokaller korosuyla benim albümde ki en beğendiğim parça olmuştur. (bkz: parçanın altıncı dakikalarından itibaren Garrett'in nefesiyle ve vokallerle birlikte parça gerçek manada bir izdüşümü hali yaşıyor.) 

                                                     6-Kiss to the Skies
 

Olurda, tüm bu kelamlara sebep olmuş, bu muazzam albümü dinlemek isterseniz, youtube ve bilimum internet olanaklarından yararlanın.

//////////////

*: Halihazırda bir hemşeri olgusu var ve aynı zamanda 70lerden itibaren müzikle yaşayan bu beyinler, sık sık aynı mekanlarda, aynı gruplarda birbirlerine denk gelmişler.


+info: 
           Beyond the Wall, Kenny Garrett - Jazz: Modal music, Modern creative, Post-bop
          
Track List: 
  • Calling, 9:37
  • Beyond the Wall, 7:33
  • Qing Wen, 9:46
  • Realization (Marching Towards the Light), 6:10
  • Tsunami Song, 4:47
  • Kiss to the Skies, 9:40
  • Now, 11:48
  • Gwoka, 9:14
  • May Peace Be Upon Them, 8:15

                       Modal caz, Fusion caz  


11 Haziran 2013 Salı

+KiTAP: Bize Toprak Verdiler, Juan Rulfo (1)



Juan rulfo'nun yazdıklarını okurken dikkat çekici birçok "şey"in içinden bir "şey" dikkatinizi çeker.

yazarın tasvirleri...
tasvirler, genellikle soluklanma noktalarıdır. yazar için de okur için de.juan rulfo'nun yazdıkları hiç öyle değil.
örneğin, yazar, bir yolu anlatırken bir "sahne" değildir anlattığı. o yoldan biri geçecek diye ya da o yolda az sonra bir "olay" olacak diye filan anlatmaz. o yolu anlatır. sadece o yolu. biz de böylece, bir yolu anlatmanın sadece bir yolu anlatmak olmadığını görürüz. işte o zaman biliriz ki yazar, bunu "soluklanmak" için yazmamış; o yolun "neredeyse" soluk aldığını göstermek için yazmıştır.

“tan ağarırken iri yağmur damlaları düştü. damlalar, sürü­lü toprağın yumuşak, ince tozuna değince kof sesler çıktı. bir alaycı kuş toprağın üstünden uçarak geçti, ağlayan bir bebek sesi çıkardı uçarken. sonra yorgunluktan bitmişçesine inledi, daha sonra da, ufkun aydınlanmaya başladığı noktaya varınca hıçkırdı, bir kahkaha attı, yine inledi. “ 
örneğin, yazar, bir yolu anlatırken bir "sahne" değildir anlattığı. o yoldan biri geçecek diye ya da o yolda az sonra bir "olay" olacak diye filan anlatmaz. o yolu anlatır. sadece o yolu. biz de böylece, bir yolu anlatmanın sadece bir yolu anlatmak olmadığını görürüz. işte o zaman biliriz ki yazar, bunu "soluklanmak" için yazmamış; o yolun "neredeyse" soluk aldığını göstermek için yazmıştır.




|| ekşi: #24228236 - görsel: They Have Given Us the Land – Sophie Leetmaa


15 Mart 2013 Cuma

+KONSER: Bir arayış biçimi olarak müzik...

  Müziğin başlı başına bir arayış biçimi olduğu kesindir. Müzisyenin geçmiş-şimdi-gelecek bağlamında ki hissiyatlarının dışa vurumudur tüm bu icralar. Bu nokta da insan doğasının içinde barındırdığı tüm renk tonlarını görebileceğimiz en ideal müzik türü emprovizedir. Makale de ki tüm konserlerin tamamı doğaçlama olmasa da -bazı icralarda müzisyenler belirli ritiminden referansla o an ki hissiyatlarına yöneliyorlar, bkz: john zorn in marciac- müzisyenler enstrümanlarının onları sürüklediği düzensizliğe bırakıyorlar kendilerini.

  Bu insanların yaptığı müzik; ruhlarının derinliklerinde beslemiş oldukları hüznü, kaygıyı, mutluluğu, acıyı, tutkuyu canlandırıyor. Doğaçlamanın ve yaratıcılığın her molekülü bu insanların enstrümanlarından, her biri farklı coğrafyalarda ve zaman dilimlerinde yeşeriyor.

  Burada yaptığım seçki, internet üzerinden dinleme şansını bulduğum ve beni de müziyenleri kadar kayboluşa sürükleyen bir kaç konseri içermektedir. Elbette henüz bahsi edilmemiş veya keşfedilmemiş bir çok icra mevcuttur ama onlarında zamanı gelecektir;


1 - Don Cherry in Bombay: Ryhthms of world

  Avangard müziğin ustalarından, trompetci Don Cherry. İlk bahsini duyduğumda anlatılan hikayesi ile beni daha çok cezbetmiş bir kişilik. Şöyle ki; müziğin tutkusuyla, eğitimini yarıda bırakıp atalarının topraklarına, sıcakla kuraklığın ve sayısız ölümün kol gezdiği ütopik topraklara yolculuğa çıkıyor usta. Amacı dedelerinin müziğini yaratacağı tınıların içine dalmaktır. Yaşamını ve ona şuan sunduklarını bir kenara bırakıp kara topraklara gidiyor. Burada müziğin en saf haline bakıyor, dinliyor ve kendi ruhunda yeni çığırlar açıp geri dönüyor. Caz müziğinin  mihenk taşı olan bu garip adam, müziğin peşi sıra bir çok sınırı böylesine cesaretle, merakla aşıyor.

  Karşınızda yaratıcı müziğin en uç noktalarından biri olan Hindistan'da Don Cherry ve arkadaşları -Alice Coltrane, Trilok Gurtu, Zakir Hussain, L. Shankar, T.H. 'Vikku' Vinayakaram- batının modern ve doğunun kadim müziğini bir potada ustaca, zevkle, tutkuyla eritiyor. Biz ölümlülere kalan ise bu ziyafetin tadına varmak oluyor.

  

+ not: konserin tamamı youtube'a toplam altı bölümde yüklenmiştir. burada ilk iki bölüm var, devamı için youtube'a yönelin.

19 Aralık 2012 Çarşamba

+PORTRE: loplop*

"burada haykırmaya hakkımız var çünkü biz ürpermeleri ve uyanışı yaşadık."
tristan tzara, 1918 dadaist manifesto

Punching Ball or
the Immortality of Buonarroti 
   Çok yönlü bir kişililktir Max Ernst. 1891 Almanyasında doğmuş ve Nazi Almanyasında "yoz sanat" kategorisine alınmış ve elbette yasaklanmıştır. Ernst'te bir çok alman sanatçı-çağdaşı gibi sık sık tutuklanarak ve kaçarak bir hayat sürdürdü. Rivayet olunmuştur ki Ernst'te toplama kamplarına düşmüş ve oradan sağ çıkmayı başarmıştır.

   İlk resim eğitimini babası tarafından alan Ernst, hiç bir şekilde resmi-okul yönüyle sanat eğitimi almadı. Her ne kadar felsefe ve sosyoloji eğitimleri almış olsa da I. Dünya savaşından çıktından hemen sonra, yaratıcı fikirleri ile resim sanatına yöneldi.

   1919 yılında Köln'de "dada" akımının kurucularından biri olarak yer aldı. Sosyal aktivist arkadaşı Johannes Theodor Baargeld ile "Der Strom" ve "Die Schammade" gibi dergileri yayınladı ve ilk dada sergisini organize etti. Dadaizmden sonra Sürreailizme yönelen Ernst; bulduğu frotaj tekniği ile bu akımın öncülerinden biri oldu.

   1922 yılında illegal olarak girdiği Fransa'da, dadaizmin ve sürrealizmin bir çok önemli kişilikleriyle tanıştı. II. Dünya Savaşının çıkmasıyla birlikte Fransa hükümeti tarafından "tehlikeli" addedildi ve tutuklandı. Her ne kadar Paris'te ki sanatçı arkadaşları tarafından kurtulmuş olsa da Nazilerin Fransa'yı işgali ile bu SS Polis Örgütü (gestapo) tarafından tekrar tutuklandı. Sanatçı dostu Guggenheim tarafından tekrar kurtulan Ernst, bu defa Amerika'ya kaçtı ve Amerika'ya vardıktan sonra Guggenheim ile evlendi.

   1979 Nisanında hayata gözlerini yuman Ernst, ardından bir çok yapıt ve yeni teknik bıraktı.

+ not: daha fazla Ernst için wiki-paintings

* loplop: sanat yaşamında ernst'in kendisiyle özleştirdiği, kuşa benzeyen yaratık.

14 Ağustos 2012 Salı

+KİTAP: "Bir İnsan, Çok Hayat"*

   ve belki de en büyük çelişki burada başlıyordu! Onu tanıtan, bir sicimin donuk ucunda ki belirginliği idi bu kelime ve insanı hayretlere, şaşkınlıklara ve hatta dehşete düşüren bir tanımdı ve koca labirent bu noktada başlıyordu. Nasıl? Nasıl oluyordu tüm bunlar? Neden hiçkimse idi, nasıl?

   pessoa -hiç kimse-; bütün tanımların, bütün anlamların içinden en uzağını ve en yakınını bulmuştu. O hiçkimse idi ama aynı zamanda herkes. Gençlik yıllarında başladığı yazın hayatında, onlarca insan olmuştu. Kelimenin tam anlamıyla olmuştu hemde. Sadece takma isimler değildi şiirlerinin altındakiler. O her biri olmuştu, o kişilerin hayatlarını yaşamış, sevmiş, üzülmüş, küsmüş, gülümsemiş. Sonra da her bir kişiliğin dili olmuş, hepsini bir potada eritmiş ve tüm bu farklılıkları isyandan kurtarmış ama neden hala kendisine hiçkimse diyordu?

   Fernando Pessoa: yazar, şair, ressam. Fütürist akımın Portekizli temsilcisi. Portekiz edebiyatının mihenk taşı, içi hazineler dolu labirenti. Belki ölümünden sonra bizlerde bu kadar soru işareti bırakmış olmasının sebebi bilinmemesiydi. Dar bir edebiyat çevresinin içindeydi ve ancak ölümünden yıllar sonra hazineler dolu sandığı ortaya çıktı. Hemde yirmiyedibinden fazla elyazması ile.

   Yazarı "Anarşist Banker" kitabıyla ancak geçen hafta tanıdım. Ne yazık ki sayfa sayısı az olan ve okuması çok kısa süren ama her bir tümcede insanı ya gülümseten, ya şaşırtan, ya öğreten bir kitap. İki arkadaşın bir yemek sonrası başlayan sohbetidir bu kitap. Okuru burjuva ahlakının derinliklerine sürükler ve Antik Çağ felsefesinin diyalog yöntemini izleyerek günümüz burjuva toplumunun ikiyüzlülüğünü, haksızlıkları göz önüne serer. Tanımış olmakta geç kalmışsam bile, tanrıya "dünyada yaptığım hayırlı işler listesinde" gösterebileceğim bir yazar ve kitap.

------------------------------------------

+ kitaptan : 

   "Peki, o halde bu aşırı çözümü niçin seçtiniz de diğer yollardan birini, diyelim... ara bir yolu seçmediniz?"
   "Anlatayım. Bunun üzerinde çok düşündüm. Okuduğum broşürlerde tüm bu kuramlar vardı elbette. Anarşist kuramı -gayet iyi ifade ettiğiniz gibi, bu uç kuramı- savunmamın nedenlerini size, iki kelimeyle anlatacağım."
    Bir an bakışları boşluğa takldı. Sonra bana doğru döndü.
   "En büyük kötülük, daha doğrusu tek kötülük, doğal gerçekliklere gelip yapışan toplumsal uzlaşma ve kurgulardır- evet, tüm kurguları kast ediyorum; aileden paraya, dinden devlete kadar hepsini... İnsan, ya erkek doğar yada kadın. Demek istediğim, insan yetişkin olduğunda erkek yada kadın olmak üzere doğar; doğal olarak, bir eş olmak için, bir eş olmak için, zengin yada yoksul olmak için doğmaz, hele Katolik yada Protestan olmak, İngiliz yada Portekizli olmak için hiç doğmaz. Toplumsal kurgular sayesinde şu yada bu olunur. Peki ya bu toplumsal kurgular neden kötüdür? Çünkü bunlar kurgudur, çünkü doğal değillerdir. Para devletten daha iyi değildir, aile dinlerden daha iyi değildir. Bunların yerine başka kurgular olsaydı, bunlar da o kadar kötü olurdu, çünkü bunlarda yine kurgu olurdu, çünkü bunlarda sırası geldiğinde doğal gerçeklerin üzerine yapışır ve onları boğarlardı. Dolayısıyla, istisnasız tüm kurguların ortadan kaldırılmasını hedefleyen saf anarşist sistemden başka her sistem, tüm diğer sistemler birer kurgudur. Tüm enerjimizi, tüm çabamızı, tüm zekamızı, bir toplumsal kurgunun yerine bir diğerini yerleştirmeye yada yerleştirme çabasına adamak bir saçmalıktır, hatta bir suçtur, çünkü bu, toplumu olduğu gibi bırakmayı açıktan açığa hedefleyerek toplumsal bir kargaşa yaratmaktır. Madem insandaki doğalı ezen ve bastıran toplumsal kurguları adaletsiz buluyoruz, o halde niçin enerjimizi, bu kurguların yerine başkalarını koymakta kullanıyoruz? Aynı enerji bu kurguların tümünü yok etmekte kullanabiliriz."
   "İnandırıcı gözüküyor. Ama varsayalım ki olmadı; varsayalım ki tüm bunların çok hoş olduğu ama anarşist sistemin hayata geçirilemeyeceği itirazı yapıldı bize. Sorunun birazda bu yanını inceleyelim."
......
   "Dolayısıyla, şu iki şeyden biri doğrudur: Ya doğal olanı toplumsal düzlemde gerçekleştirebiliriz yada gerçekleştiremeyiz; başka bir deyişle toplum ya doğal olabilir yada özü bakımından kurgudur ve hiçbir durumda doğal olamaz.
   Eğer toplum doğal olabilirse bu durumda anarşist toplum, yani özgür toplum kusursuz bir biçimde var olabilir; hatta bir yerlerde var olması da gerekir, çünkü tamamen doğal olan tek toplum budur.
.....
   "Peki ya en doğal kurgu hangisidir? Hiç biri doğal değildir, çünkü kurgudur. Mevcut durumda en doğalı, hangisi en doğal görülüyor, hissediliyor ise odur. Peki bu hangisidir? Eh, zaten alışkın olduğumuz kurgudur bu. (Anlıyor musunuz: Doğal olan şey, içgüdüden kaynaklanandır; içgüdü yoksa içgüdüye en fazla benzeyen şey alışkanlıktır. Sigara içmenin doğal hiçbir yanı yoktur, içgüdüsel bir ihtiyaç değildir ama eğer alışkanlık edinilirse sigara içmek, gerçekten içgüdüsel bir ihtiyaç olarak hissedilen doğal bir edim olur.)


not: verilen bölümler kitabın tüm konusunu ve temel fikrini yansıtmakta yetersizdir. Zira yazar diyalog yöntemi ile metni oluşturduğu için tüm kitabı birlikte düşünmek şarttır. Her tümce bir öncesi ve daha da öncesi ile sonrasıyla bağlantılıdır.

+bilgi:
fernando passoa; wiki, ekşi
anarşist banker; can yayınları
okuma listemde, sizde bakın: Fernando Pessoa: 20nci Yüzyılın Yalnızı (Adnan Özer - Everest Yayınları)



* Fernando Pessoa üzerile verilen Tulena Konferansında yayınlanmış yazılardan birinin başlığıdır.