Düşün, uzay çağında bir ayağımız, Ham çarık, kıl çorapta olsa da biri Düşün, olasılık, atom fiziği Ve bizi biz eden amansız sevda, Atıp bir kıyıya iki zamanı Yarının çocukları, gülleri için, Koymuş postasını, Görmüş restini. He canım Sen getir üstünü
Öyle ki Zülfü Livaneli'den Fikret Kızılok'a, Ahmet Kaya'dan Cem Karaca'ya nice sanatçı okumuştu şiirlerini. Neler kaydedilmiş, kimler söylemiş diye bakıverdiğimde bu liste oluşmaya başladı...
Yine de en güzeli kendi sesinden dinlemesi. 41 kayıtlık bir Ahmed Arif derlemesi:
Henüz başkanlık safsatası referandumu öncesi denk geldi Jafar Panahi’nin yapımı. Devlet yönetimi zaten kötü olan memleketimde, bu defa toplumsal olarakta tek tipleşmeye hızla koşmakta iken, Panahi'nin, İran'ın yasaklarını naif bir dille anlatan filminden son bir diyalog bilhassa bünyeyi çarptı:
(Çiçekli kadın, yani avukat arabaya biner ve diyalog ilerler...)
Biliyorsun ki, Cafer, izlendiğimizin farkında olalım diye bazen kasıtlı olarak böyle yapıyorlar.Onların taktikleri belli; önce siyasi bir dava oluşturuyorlar ve Mossad'ın, CIA'nın, MI5'ın bir ajanı hâline geliyorsun. Sonra bir de ahlâksızlık suçu çıkarıyorlar ve hayatını hapishaneye çeviriyorlar. Sonunda serbest bırakıldığında, dışarıdaki dünya daha büyük bir hapishane hâline bürünüyor. En iyi arkadaşlarını en kötü düşmanların yapıyorlar. Demem o ki ya ülkeyi terk edeceksin... ya da tekrar hapishaneye dönmek için dua edeceksin.
Evet, son atışı acı bir çarpıcıklıkta yapmış ama muhteşem tatlı, sıcak, gülüş bir dolu bir film olmuş...
Florida @ 24th St in San Francisco, Ca @streetartsf.com
Pek çok sevdiğim Fransız filmi, Michel Leclerc'in 2010 yılı muhteşem yapıtı 'Le Nom des Gens'in onyedinci dakikalarında, esas oğlanımız Arthur'un kişisel tarih duraklarından birine gideriz. Okulun bahçesinde duran plaketin huzurunda, öğretmen vefa borcunun manasını sorar. Bunun üzerine öğrencilerden biri, sürgün edilmiş/öldürülmüş Yahudi çocuklarına atfen "Savaşta ölenleri anmamız gerekir" der. Her ne kadar Arthur'un başka başka hassasiyetleri olsa da, bu mevzuya dair ettiği şu cümle bilfiil özümseyip icra etmemiz gereken bir tavrın özeti olur;
".. peki neden sadece ölümleri anıyoruz? Öldürüldüğümü düşünseydim, her gün bu düşünceden, ne kadar korkunç bir şey olduğundan kurtulmak isterdim. .. Bence mesela o çocukların ilk kez krem şanti yedikleri günü anmalıyız."
Le nom des gens
Nitekim 8 Mart Dünya Kadınlar Gününde makaleme konu olan Jessica Sabogal'da aynı tavrı takınır. Yakın arkadaşıyla çıktığı Bogotá, Kolombiya yolculuğunda 'Hayattan Büyük' *bir misyonu göğüsler. Derdi ata dogdugu topraklarinda ki kadınların savaşımına bir güzellemedir. Böylelikle bir Ağustos günü "Kadınlar Mükemmeldir" projesi başlamış olur ve 49 yıl süren Kolombiya iç savaşından [1] en çok etkilenen kadınlar için şu kelimeleri söyler;
"Kadınlar, yerliler hep verdikleri mücadeleyle, gördükleri şiddetle resmediliyorlar. Ben onları mutluyken göstermek istiyorum."
Devrimci ve güçlü, cesur ve güzel
Eserlerinde ki çarklardır bunlar ve bir sprey kutusuyla duyduğu, yaşadığı, mücadelesini verdiği ve sevdiği hikayeleri resmeder tuvallere, duvarlara. Kolombiya-Amerika'lı kadın grafiti sanatçısı Jessica Sabogal henüz küçük yaşlarda abisinin de etkisiyle duvar boyamaya ilgi duymaya başlar. Kolombiya göçmeni ailesine her ne kadar büyüdüğünde bir sanatçı olmak istediğini söylese de, zorlu koşulların toprak ve zamanlarından göçen ebeveynlerinin isteği doktorluk ve avukatlıktır. Siyaset bilimleri alanından mezun olduktan sonra, güçlü-politik mesajlarla dolu Shepard Fairey ve Banksy'nin çalışmalarından aldığı hazla hep içinde yaşattığı tutkusuna yönelir. Nitekim ilk stensil çalışmasının hemen ardından ileride başlığı "Women are perfect" olacak projesine başlamış olur. Projeyi şöyle açıklar Sabogal; "Mükemmellik kavramı bir sonuç değil, kadınların zaten sahip oldukları bir şeydir. ... [proje] kadınlara yöneliktir, bilhassa temsiliyeti olmayan-görünmeyen kadınlara."
Böylece bugün, bizden binlerce kilometre ötede ki Sabogal'ın 'dayanışma, umut ve esriklikler dolu sprey kutusu' ile selamlarım tüm kadınlarımızı.
sevgilerle!
+dipnot:
jessicasabogal.com; sanatçının bilimum eserini görüntüleyin, kendi özmetnini okuyun.
San Fransisco Eyalet Üniversitesi yayını Xpress'in sanatçı ile ropörtajı için buradan!
Yine kadınlara yönelmiş bir sayfa olan ToastMeetsJam'de yer alan, sanatçının 'The Single Diaries' isimli günlüğünün kaydına ulaşmak için buradan!
* Makale yazılırken sevgiliye 'bigger-than-life' deyimi için Türkçe ne yazsam diye sorulur, gelen cevapta gençlik hatırası bir ekibin bir o kadar hatırat olmuş icrası izlek gösterilir. Her ne kadar icra isminde bir küçük unutkanlık vuku bulsada, sırada ki parça 'O güzel kadına' ve bir o kadar güzel hatıralarına gelsin...
İştar;
İştar'ın başkaca adları arasında Astarte, Aştoret, Artemis, İsis, Venüs, Kibele gibi çeşitli adlar bulunur..*
Iraklı göçmen bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu trompetçi Amir ElSaffar, 1977 yılında Birleşik Devletlerin Şikago kentinde doğar. Genç yaşta, öyle ki henüz beşinde müzikle haşır neşir olan bu garip adamın yaşamı herdem cazın ve trompetin kıyılarında süregitmiş. Nitekim bugün Columbia Üniversitesinde Orta Doğu Müziği Topluluğunun direktörlüğünü ifa etmektedir. Bilhassa ses rengiyle de gönüllere taht kuran Arap coğrafyasının iki nehri boyunca uzanan toprakların elçisi, modern toplumun ne demek olduğunu bir daha irdelemek adına en güzel örneği teşkil etmektedir.
Mevzu insan evladının keşfi ironik bir zaman diliminde, medeniyetin doğum sancılarını çok zaman önce üzerinden atıp bilfiil kana ve acıya teslim eden coğrafyanın bir başka kanlı gecesinde vuku buldu. Elektronik cihazın ağzından süzülen ses aralıkları, bendeniz trompet severi önce çalkalamış ve akabinde tüm bu kahır dolu gecelerin efendilerine belki lanet olur diye semaya yayıldı. Nitekim ElSaffar'ın ilk dinlediğim kaydı 2013 tarihli Alchemy albümünden "Ishtarum" isimli parçası oldu. Özellikle albümün ElSaffar külliyatında önemli bir yeri vardır zira son çalışması ile Orta Doğu müziğinin tonal ses sistemlerini caz eliyle irdelediği bir albümdür. Albüm boyunca en iyi yaptığı işte mikrotonal ve makamları bilimum icralara serpmek olmuştur. Beni kendisi ile tanıştıran icranın oluşumu ise İÖ. 1750 yıllarına dayanan ve bir tabletten okunan Sümer/Babil formunun yeni bir okumasından hayat bulur.
Ishtarum
Amir ElSaffar
Alchemy
2013 - Pi Recordings - ElSaffar
Amir'i ölümlerin sadeleştiği, acının atmosferik bir önem arz ettiği bugünün son deminde dinlerken, Tanrılardan Kader Tabletlerini çalan aslan başlı Anzu düştü zihnime. Kim bilir Anzu'nun yarım bıraktığını, bakırdan yapılma mitolojik borusuyla bir müzisyen yapar...
Moisson Des Illusions, Wojciech Siudmak via wikiart
* Aşağıda okuyacağınız metin, medyanın dikeni olmaya şiar edinmiş bir internet gazetesinin <03/02/2016 12:36> zamanlı köşe yazısından alıntılanmıştır.
– Ülkenin en üst makamına gelen X; örgütleri, siyasi partileri ve belediyeleri kendi liderliği altında toplanmaya zorlayan toplu bir ‘senkronizasyon’ politikasına girişti. Kültür, ekonomi, eğitim ve hukuk, kontrolü altına girdi.
– X’in partisi Y, ülkede izin verilen tek siyasi parti olmuştu. Parlamento, diktatörlüğe doğrudan onay veren bir kurum hâline gelmişti. X’in iradesi, hükümet siyasetinin temeli olmuştu.
– Hükümet kadrolarına Y parti üyelerinin atanması ile X’in devlet yetkilileri üzerindeki otoritesi arttı. Y partisinin liderlik ilkesine göre, otorite yukarıdan aşağı doğruydu. Ve hiyerarşinin her düzeyinde üstüne mutlak itaat esastı. Kısacası X, ülkenin tek adamıydı.
– Temel özgürlükler ortadan kaldırıldı ve ırkçı, otoriter fikirlerle bir ‘halk’ topluluğu yaratmaya girişildi. Teorik olarak, ‘halk’ topluluğu tüm sosyal sınıfları ve bölgeleri, lider X’in ardında birleştiriyordu. Gerçekte ülke, hızla bireylerin keyfi tutuklamalara ve hapis cezalarına maruz kaldığı bir polis devletine dönüştü.
– Demokrasiye son verip, ülkeyi tek parti diktatörlüğüne dönüştürmeyi başaran X, halkın sadakati ve işbirliğini kazanmak için geniş çaplı bir propaganda harekâtı başlattı.
– Gazete, dergi, kitap, halk mitingi ve toplantısı, sanat, müzik, sinema ve radyo gibi her türlü iletişim aracının kontrolünü ele geçirdi. Herhangi bir şekilde Y inançlarına ya da rejime karşı tehdit oluşturan görüşler, sansüre uğradı ya da tüm medyadan kaldırıldı.
Aman Tanrım! Yoksa bu yazılanlar, adı R ile başlayan bir kişinin, A ile başlayan partisinin yönetiminde, T ile başlayan ülkesinde mi olmuş?
Korkmayın canım, rahatlıkla bakın aynanıza! Cumhurbaşkanınızın açıkça örnek gösterdiği 1933 Hitler Almanyası’nın anlatımı bu sadece…
* Mehveş Evin'in diken.com.tr'de yayınlanan "Ayna, ayna! Söyle Başbakan’a, kaç çocuğun kanı ellerinde?" başlıklı yazısı için şöyle buyrun..
ve elbette bu topraklarda alışagelmiş bir sidik yarışıdır bu! lafta sidik, vicdanda sidik, sözde sidik, ölümde sidik, hakta sidik, eylemde sidik, mazlumlukta sidik, yaşayışta sidik..
öylesine çok ayrımlara tabi tutulabilecek bir sidik yarıştır ki bu, her biten cümlenin sonunda yegane sonuç 'biz ve siz' temelleri üzerine kuruludur. Milenyuma girerken topraklarda çoğul bir kitle üzerinde yükselen 'umut' dalgası nitekim pek kısa bir zamanda, aslında erkler ve tebalarının hala ve hala şiarlarının 'sidik yarışı' ile terbiye edildiği gerçeğiydi. geçen zaman diliminde mazlum addedilen kesimlerden biri deyim yerindeyse -stratejik- bir kaç hareket ile götü kurtardı ama geri kalanlaran hepsi yine aynı çamurda tebelenmeye devam etti, ediyor.
ve elbette bugün hala dilimize katamadığımız değer "vicdan" oldu. nitekim sidik yarışı yine öylesine bir kubbe haline geldi ki, her bir ölümün arkasından "benim ölülerim", her bir haksızlığın akabinde "benim yaşadıklarım", her bir -olumlu ve/ya olumsuz- eylemin ardı sıra "benim yaptıklarım" dillendiriliyor. daha dün dokuzuncu yılını karanlığın zaferiyle taçlandırmayı başaran dink davasının sonrasında, dili pek bir radikal akit zihniyeti yine sidik yarışına tutunup bilfiil şu tümceleri bilimum ağında yayınlamaktan geri durmadı: "İbne, Ermeni, Hrant, Tahir Elçi olmak için her fırsatı değerlendirdiler, ama sıra 'müslüman olma'ya gelince...[yoktular]"
ve ne acıdır ki hala yapamadıklarımız için yaptık denmekte, yapabildiklerimiz için yapmadık denebiliyor bu ülkede; bakınız çoğulcu bir yönetimin sadece hayali olduğu memleketimizde istisnasız her bir yönetim (sivil ve hatta askeri) istikrarlı bir şekilde "herkes"i kapsar bir yapıda olduğunu iddia edebilmekte ve aynı zamanda küçük bir çocuğunun herhangi bir hakkından önce yaşam hakkının elinden alındığı gerçeğine ise "yo, yo! efendim, hiçte öyle yapmadık" diye savurmaktayız. belki damarlarımızda ki asil kana o kadar çok sidik bulaşmış ki sözgelimi herhangi bir insanı bütünleşiğin [baba-anne, öğretmen-öğrenci, iki arkadaş, bir kumru çift, patron-işçi,hükümet-vatandaş vb.] her anında yine "ben yaptım, sen yapmadın" veya karşıt vurgusu vuku biliyor. elzem olanın karşı ile fikrini bir potada eritip, kısacık ömürlerimizde bir ortaklık yaratmak olması gerekirken elbette tam tersi istikamette olunabilecek en kuvvetli çarpışmada ilerleyebiliyoruz. son tahlilde karşımıza çıkan tablo medeniyetin beşiği coğrafyada sadece acı, gözyaşı ve ölüm üçgeni oluyor.
evet, daha çok üzülüp daha çok ağlayacağız; çünkü biz fanilerin bilhassa bu zaman diliminde en iyi yapabildiği şeylerden biri sidik yarışı olmakta...
ve ülkenin kanayan yarası tekrar ama daha kuvvetli bir şekilde yarıldı. Zira bu defa savaş bilfiil şehirlere, sivillere, yaşamda değmediği en küçük zerrelere kadar indi. Gün olmuyor ülkenin doğusundan ölüm, haksızlık, acı, gözyaşı haberleri gelmesin. Nitekim insanlar da tekrar ama daha kuvvetli bir şekilde sarıldı barışa! Zira bu defa savaş bilfiil bitirilmek ve artık gelecek günler metin boyutunda büyüyüp huzura erişmek zorunda...
"Ivan Karamazov, her şey bir yana, çocukların ölümünü düşündükçe evrene geliş biletini iade etmek istediğini söyler. Ama iade etmez. Böyle yapmaktansa savaşmayı ve sevmeyi sürdürür; sürdürmeyi sürdürür."
New York, Ocak 1981, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor, Marshall Berman
Yakın zamanda ülkemizde, Barış Meclisi'nin düzenlediği "Çözüm Süreci ve Krizi Aşmanın İmkânları"(1) konferansına katılan ve birçok ülkede mevcut savaşların sona erdirip, yerine müzakere ve neticesinde daimi barış getirilmesini sağlamak adına girişimlerde ve danışmanlıkta bulunan Vicenç Fisas'ı ağırladık.(2) IMC Tv'den Zekine Türkeri'nin yaptığı röportajında, daha önce Agora Kitaplığında yayınlanan "Dünyada Barış Süreçleri"(3) isimli kitabıyla Türkiye'nin 'Barışı'nı var edebilmek için neler yapılması gerektiğine dair fikirlerine başvurduğumuz akademisyeni tekrar dinlemekte fayda var. Zira röportaj boyunca bilhassa altını vurguladığı 'müzakere', 'mevcut sorunun devlet tarafından kabul görmesi', 'her iki tarafın kullandığı dile dikkat etmesi; kelimelerin silahsızlaştırılması', 'çözümün karşısında duran toplumsal engelin aşılması' ve 'süreçte son aşama addedilmesi gerekli olan silahların gömülmesinin oluşu' gibi tecrübelerini bizlere aktarıyor ve bir barışın pedagojisini ve/ya ipuçlarını aşikar bir şekilde çiziyor.
evet, yine çok zor zamanlardan geçiyoruz; üzülüyoruz, nefret doluyoruz, ağlıyoruz, ölüyoruz ama tüm bu acıların son bulması için gerekli olan tek şey yine barış; katıksız, amansız ve salt özgürlükler değil sosyal/ekonomik hakların tüm topluma mal edildiği bir çözüm...
* Henüz röportajın girişinde Zekine Türkire şöyle bir tanımda bulunuyor; ".. ülkede bir çözüm süreci vardı ama yaşanan son olaylardan sonra Erdoğan tarafından 'buzdolabına kaldırıldığı' söylendi ama şimdi görülen o ki aslında derin dondurucuya kaldırılmış" ve Vicenç Fisas'ın cevabı "Neyse ki yanıp kül olmamış, dolapta olan çıkarılıp çözülür ama kül olan kaybolur." olur.
(1) İlgili konferansın ilgili duyuru haberi için bkz; T24
(2) Kendisininde dahil olduğu Barselona Otonom Üni., Barış Kültürü Okuluna ulaşmak için bkz; ECP
(3) Kitapa ulaşmak için bkz; Kitapyurdu
Miles Davis'in ziyaret ettiği ilk yabancı kentti Paris ve '91 Ekim'inden yani ölümünden hemen önce çaldığı son büyük kent. Hayatının 40 yılı boyunca defalarca ve defalarca ziyaret ettiği, kendisi için manası pek mühim bir kentti burası.
Miles Davis, Marcel Romano (müzisyen ve yönetmeni tanıştıran kişi), Louis Malle görsel; ecognoscente.com
Henüz ilk saniyelerinde arka arkaya patlayan notları ile beşeri muazzam ve esrik bir yolculuğa çıkaracağını vaat edip, dakikalar boyu ritmik davul ve basslarla çevreleyen "Generique" icrasıyla tanıştım mevzunun taraflarıyla.
Paris'i veya orada bıraktığı sevgilisini, Juliette Gréco'yu pek severdi Miles Davis. Nitekim henüz ülkesinde son bulmamış bir ırkçılık yasası mevcuttu, fakat Paris'te cazın Altın Çağı yaşanıyor ve Miles bu kente her gelişinde görülmemiş bir ilgi alaka ile karşılaşıyordu. Dönemin sanatçılarıyla yine bu naif kentte tanışıyordu; Boris Vian'la başlayan ilişkisi daha sonra Picasso'ya ve Jean-Paul Sartre ile sürecek, sonunda yine Vian'ın aracılığı ile tanıştığı Gréco'ya kadar uzayacaktır. Yine arkadaşlarından biri, Marcel Romano'nun aracılığı ile henüz kariyerinin başında, yirmibeş yaşında ki, genç yönetmen Louis Malle'nin film müziği teklifini alan Davis; teklifden 14 gün sonra Poste Parisien stüdyolarında, yönetmenin film görüntüleriyle oluşturulacak atmosferde kontrpuan tekniği ile kaydı alma fikrinin akabinde film müziklerini tek oturumda genç yönetmene takdim eder.
Gerilimler dolu sekanslara sahip filmin; yer yer bass sesleriyle keskin bir bıçak misali etimizden geçip, kemiklerimize varmak üzere olduğu hissini yaratan ve hemen sonrasında aşk dolu bir mırıltı ile huzura eriştiren icraları olmuş 'Ascenseur pour l'échafaud' albümü.
ve buyrun, işte o efsane açılış parçası;
* Hayatı boyu pek çok defa gittiği bu kentte, film müziklerini yapmak için geçirdiği günler/gece toplamıdır. Kayıt detayları için; http://www.plosin.com/MilesAhead/Sessions.aspx?s=571204
Evet o sadece mavi bir ayı: Her şeyle dalga geçen, cümlesinde en az iki hakaret tabiri içeren kurgusal bir seçim adayı bir mavi ayı. Aslıda yola çıkışı salt bir komedi karakteridir fakat kızışan seçim döneminde ki nokta atışı yorumlarına kattığı mizahıyla seçmenlerin ilgisi çekmiş ve akabinde seçim yarışında ikinci en çok oyu alan bağımsız bir politikacı olmuştur. İngiliz Channel4'ün 2011 yılında yayına soktuğu, yapımcılığını Charlie Broker'ın yaptığı 'Black Mirror' dizisi için şu cümleler tam olarak nasıl bir yapıtta karşı karşıya olduğumuzu anlamamız için gayet yeterli;
Teknoloji-toplum ilişkisine dair alacakaranlık kuşağı tadında altı hikâyeden oluşan ve günümüze ilişkin keskin saptamalarda bulunan İngiliz mini dizisi [1] Black Mirror'ün takdire şayan bölümlerinden biridir "Waldo Moment."
'Gelecek Bozuktur' şiarıyla yola çıkan Black Mirror dizisinin her bölümünde toplumsal yaşantımızda artık iyice yer edinmiş teknolojinin, pratiklerimizde bizleri nasıl etkilendiğini gösteriyor. Bu minvalde tekno-insan örnekleminin son halkası olan ikinci sezon final bölümünde, komedyenlik kariyeri başarısızlıkla sonuçlanan Jamie'nin depresif ruh halleri ve yönettiği anarşik ayıcık Waldo ile tanışıyoruz. Geceyarısı talk şov programının yeni fenomeni Waldo, yapım ekibinin bir beyin fırtınası sırasında aldığı 'o halde Waldo'yu seçimlere sokalım' kararıyla bir yandan insanı diğer yandan politikanın tüm iğrençliklerini gösteriyor bize. Hicivleriyle seçim yarışında ki tüm rakiplerini yerin dibine sokan Waldo -veya onu kontrol eden Jamie- bölge seçmenlerinin gönlünü kazanıp, politikacının ve politikanın kendisinin iki yüzlülüğünü tartışma programlarında küfürleri ve mizahi diliyle sergilerken, seçimlere İşçi Partisinden aday olan muazzam çekici hanfendi Gwendolyn'e gönlünü kaptırıyor. Bir yandan Waldo olarak seçimlerde iddialı bir adayı oynarken, gerçek yaşamında ki yalnızlığı ve tonlarında ancak huzuru bulduğu kişiyi de kaybetmemek için geri adım adıyor. Lakin tabi ki iş işden geçmiştir. Siyah zeminde yukarı doğru kaymakta olan yazıların hemen bitiminde tekrar karşımıza çıkan Jamie, muhtemelen pek bir uzak gelecekte yarattığı karakterin küresel bir figür oluşuna şahit oluyor ve kıvrıldığı köprünün altından geleceğin çöpcü-polisleri tarafından def ediliyor. Güzel bir dizi, daha da güzel bir bölüm. Vaktiniz olursa izleyin. Tavsiyemdir, vesselam. [1] Altyazı dergi.
"the government simulacra are simply mobile machines that creep about on an airless surface where no humans could exist."
bir claracanderan çalışmasıdır.
Eğer müzikal esrikliklerim/iz son tahlilde PKD'nin Simulakra'sında ki gibi, yalnızca toplumu hipnoz eden araçlardan biri olmadığı sürece, suratımızda tarifsiz hazlar mimiklerine daha fazla yer vermekte yarar var.
Memleket gündemi sayısız acı ve haksızlıklarla yanıp tutuşurken, hemen yanı başımızda muazzam bir katliam süregidiyor. Bir yandan boy boy seçim afişleri, diğer yandan uzayan ölüler listesi. Gezegen sayısız badirelere yaşayadursun; geçmiş ve an düzleminde, birbirinden kilometrelerce uzak mekanlarda; insanoğlunun en büyük tesellisi olan müzik, yine birbirinden farklı onlarca insan tarafından icra edilmeye devam ediyor.
Kurguyu gerçekle yeğ tutmanın elbette pek bir mantığı yok ama kurgunun gerçeğin bir yansıması olduğu da inkar edilemez. Netice de Simulakra'yı bitirip sağıma soluma bakarken -ki fena afallamıştım; hem böylesi distopik bir bilimkurguyu okumayalı çok olmuştu, hemde ruhları bu kadar tedirgin ederken esrikliğin metin boyutunu yükselten bir yapıta denk gelmiştim- aklımda hala sanat yoluyla kitlesel kontrolün türevlerine dair fikriyat zigzagları dönüyordu. Kitapta, insanlar komünlerde belirli rutinlerini yerine getirirken -ki bu üretimin devamını geitrme eksenindedir- ruhsal dinginliği yedi/yirmidört yayında olan ve belgeselinden bilimine, sanatından kültürüne türlü bilgiyi Nicole'ün dilinden insanlara aktaran televizyon kanalıdır. PKD'nin postmodern teknokültür teorilerine cuk diye oturan yapıtında, dikkatimi en çok çeken -elbette düşündüren- mevzu "müzik" oluyordu. Böylece şehir cangılında kulağımda müziğimle dolaşadururken, ister istemez "ya yabanileşen hem cinslerimi daha fazla görmemek için beynimi ve algımı salt notalarla tıkıyorsam?" sorusu çıktı karşıma. Biraz tedirgin oldum, evet! ama yine de durumu kontrol edebiliriz, biliyorum.
Cliff Roberts: The First Book Of Jazz
İş bu vesile ile son günlerin, bilumum cihazlarımda dönmekte olan şarkılardan küçük bir kesit aşağıdadır;
Nice övgüyü hak eden Brad Shepik'i ilk defa geçen yıl dinlemiştim. Güney kentinde ellerimizde biralar, kulağımızda ortak dilin mahsüllerinden; yine terimin orijinalini albüm ismi alan ve saksafonda Peter Epstein, perküsyonda Matt Kilmer'ın olduğu "Lingua Franca" albümü aracılığıyla tanışmıştım kendisiyle.[1] Albümü ilk defa dinledikten sonra ister isteremez asıl dikkatimi çeken Peter Epstein ve kadife tonlarda saksafon performanslarıydı. Ta ki bu yıl Brad Shepik'in dahil olduğu nice projeyi ardı ardına keşfedip, tekrar ama daha sıkı bir şekilde "Brad, Şepik" diyene kadar...
Bu defa karşıma çıkan sima -artık mevzu çehreyi daha dikkatli inceliyordum- bir müzik seyyahıydı. Aslen Seattle'lı olan ve '90larda New York'un meşhur downtown bölgesine* gelen Şepik, gitarında ki tınılar belirginleştikçe; yavaşca kıta avrupasına, balkanlara ve uzak doğuya yönelmeye başladı. Artık ülke ülke geziyor, müzisyenlerle tanışıyor, jam'ler yapıyor ve gezdiği coğrafyaların müzikal zenginliklerini her projesine dahil ediyordu. [2]
Pachora'yla, Dave Douglas Üçlüsü ve Subdivenersity ekibiyle ama en önemlisi The Commuters ile yelkenlerini bol bol doğunun rüzgarlarıyla dolduruyor ve dinlemesi pek keyifli icralar yaratıyor. "Gezmek" fiilinden türeyen ve son kertede zarfa dönüşen The Commuters; Türk ve Afrika müziklerini Balkan aromalı cazıyla bir araya getiyorlar. [3]
Şepik amcayı irdeledikçe bu defa karşıma başka başka güzel icralar, topluluklar çıkmaya başlamıştı. Bu defa vardığım nokta, bassist Justin Goldner'ın ve saz arkadaşların çaldığı Subdiversity band idi. Ekiple ilk tanışıklığımı, modern rebetikonun yaratıcısı yunanlı buzuki üstadı Vassilis Tsitsanis'in 'Bitter is my pain' eserini yorumladıkları icraydı. [4] Aşağıda youtube çalma listesi olarak verilen icraları dinlerken, göreceksiniz ki etnik caza dair düşülecek daha çok şerh varmış. Listede beşinci sırada olan 'The Flood' icrasına gelindiğinde ise, saksafoncu Jonh Beaty muhteşem bir armoni ile bize aperitifi verip, akabinde telli sazlar ikilisini ayağa kaldırıp neredeyse inen çıkan her notada suratta türlü mimiklere peyda oluyor.
Ve evet, laf dönüp dolaşıp tekrar saksafona geldi. Böylece nevi şahsına münhasır bir enstürmantalist ile tanışmış oluyordum. Subdiversity'de ki tekniğini daha ilk duyduğumda içim ürpermiş ve iyi bir sanatçının izleğinde olduğumu hissetmiştim. Google amcaya sorulan isimle birlikte kendisini ve hikayesine dinlemeye başlıyordum: "her şey Teksas, Beaumont'da başlıyordu... Joe ve John Beaty kardeşler yollarda sazlarını buluyor ve son duraklarını New York tabi kılıyorlardı. New School'da eğitimlerini alıyor ve nice iyi müzisyenle ortak çalışmalara başlıyorlar, daha hasat döneminin başında birader Joe kalbinde ki sıkıntıdan ötürü kariyerini duruyor. Sağlık sigortaları olmadığı için herhangi bir tedavi uygulanamıyor ve sonunda piyano maestrosu Fransız Jean-Michel Pilc'in desteği ile bir kardiyolog bulunuyor ve Joe yavaş yavaş ayağa kalkıyor. Tüm bu talihsizlikler biraderleri sarmışken, John turlara devam ediyor ve icralarını yapıyordu. Kardeşi iyileşip Beaumont'a döndüğünde, John aralarında trompetçi İbrahim Maalouf, perküsyonist Cyro Baptista, saksafoncu Kenny Garret, trompetçi Chris Botti gibi bir çok devin yer aldığı, Sting'in 'If on a Winter's Night...' albümünde saksafonuyla yer alıyor ve biz fanilere kollektif bir şaheser sunuyordu. [5]
Beaty'i araştırırken bu defa yine bir başka güzel çalışmaya denk gelmiştim. New York'un yeni nesil trompetçilerinden Jon Crowley. Etrafına topladığı genç yeteneklerle, modern caz iyi bir örneğini sunan The Rehumanization albümünü daha bu yıl yayınlayan Crowley; özellikle 'And We Talked All Night' icrasında gerçekten tüm gece sürecek ve tadına doyum olmaz muhabbetlere sürüklüyor bizi. [6]
Bir kaç gece önce ilk defa Brad Shepik'i ve ondan referansla tüm bu güzel müzikleri dinledikten sonra muazzam bir esriklik doldurmuştu suratımı. Hemen ardında, daha yeni bitirdiğim Simulakra ile güncel olayların bünyede ki bileşkesi, bu metne ilgili hususta bir şerh düşmem gerektiği olgusuna getirdi beni.
Yine de tüm bu tedirginlikleri aşacağız, bir keresinde Sancho Panza demişti:"... müzik olan yerde kötü bir şey olmaz..."