İştar;
İştar'ın başkaca adları arasında Astarte, Aştoret, Artemis, İsis, Venüs, Kibele gibi çeşitli adlar bulunur..*
Iraklı göçmen bir baba ve Amerikalı bir annenin çocuğu trompetçi Amir ElSaffar, 1977 yılında Birleşik Devletlerin Şikago kentinde doğar. Genç yaşta, öyle ki henüz beşinde müzikle haşır neşir olan bu garip adamın yaşamı herdem cazın ve trompetin kıyılarında süregitmiş. Nitekim bugün Columbia Üniversitesinde Orta Doğu Müziği Topluluğunun direktörlüğünü ifa etmektedir. Bilhassa ses rengiyle de gönüllere taht kuran Arap coğrafyasının iki nehri boyunca uzanan toprakların elçisi, modern toplumun ne demek olduğunu bir daha irdelemek adına en güzel örneği teşkil etmektedir.
Mevzu insan evladının keşfi ironik bir zaman diliminde, medeniyetin doğum sancılarını çok zaman önce üzerinden atıp bilfiil kana ve acıya teslim eden coğrafyanın bir başka kanlı gecesinde vuku buldu. Elektronik cihazın ağzından süzülen ses aralıkları, bendeniz trompet severi önce çalkalamış ve akabinde tüm bu kahır dolu gecelerin efendilerine belki lanet olur diye semaya yayıldı. Nitekim ElSaffar'ın ilk dinlediğim kaydı 2013 tarihli Alchemy albümünden "Ishtarum" isimli parçası oldu. Özellikle albümün ElSaffar külliyatında önemli bir yeri vardır zira son çalışması ile Orta Doğu müziğinin tonal ses sistemlerini caz eliyle irdelediği bir albümdür. Albüm boyunca en iyi yaptığı işte mikrotonal ve makamları bilimum icralara serpmek olmuştur. Beni kendisi ile tanıştıran icranın oluşumu ise İÖ. 1750 yıllarına dayanan ve bir tabletten okunan Sümer/Babil formunun yeni bir okumasından hayat bulur.
Ishtarum
Amir ElSaffar
Alchemy
2013 - Pi Recordings - ElSaffar
Amir'i ölümlerin sadeleştiği, acının atmosferik bir önem arz ettiği bugünün son deminde dinlerken, Tanrılardan Kader Tabletlerini çalan aslan başlı Anzu düştü zihnime. Kim bilir Anzu'nun yarım bıraktığını, bakırdan yapılma mitolojik borusuyla bir müzisyen yapar...
Moisson Des Illusions, Wojciech Siudmak via wikiart
* Aşağıda okuyacağınız metin, medyanın dikeni olmaya şiar edinmiş bir internet gazetesinin <03/02/2016 12:36> zamanlı köşe yazısından alıntılanmıştır.
– Ülkenin en üst makamına gelen X; örgütleri, siyasi partileri ve belediyeleri kendi liderliği altında toplanmaya zorlayan toplu bir ‘senkronizasyon’ politikasına girişti. Kültür, ekonomi, eğitim ve hukuk, kontrolü altına girdi.
– X’in partisi Y, ülkede izin verilen tek siyasi parti olmuştu. Parlamento, diktatörlüğe doğrudan onay veren bir kurum hâline gelmişti. X’in iradesi, hükümet siyasetinin temeli olmuştu.
– Hükümet kadrolarına Y parti üyelerinin atanması ile X’in devlet yetkilileri üzerindeki otoritesi arttı. Y partisinin liderlik ilkesine göre, otorite yukarıdan aşağı doğruydu. Ve hiyerarşinin her düzeyinde üstüne mutlak itaat esastı. Kısacası X, ülkenin tek adamıydı.
– Temel özgürlükler ortadan kaldırıldı ve ırkçı, otoriter fikirlerle bir ‘halk’ topluluğu yaratmaya girişildi. Teorik olarak, ‘halk’ topluluğu tüm sosyal sınıfları ve bölgeleri, lider X’in ardında birleştiriyordu. Gerçekte ülke, hızla bireylerin keyfi tutuklamalara ve hapis cezalarına maruz kaldığı bir polis devletine dönüştü.
– Demokrasiye son verip, ülkeyi tek parti diktatörlüğüne dönüştürmeyi başaran X, halkın sadakati ve işbirliğini kazanmak için geniş çaplı bir propaganda harekâtı başlattı.
– Gazete, dergi, kitap, halk mitingi ve toplantısı, sanat, müzik, sinema ve radyo gibi her türlü iletişim aracının kontrolünü ele geçirdi. Herhangi bir şekilde Y inançlarına ya da rejime karşı tehdit oluşturan görüşler, sansüre uğradı ya da tüm medyadan kaldırıldı.
Aman Tanrım! Yoksa bu yazılanlar, adı R ile başlayan bir kişinin, A ile başlayan partisinin yönetiminde, T ile başlayan ülkesinde mi olmuş?
Korkmayın canım, rahatlıkla bakın aynanıza! Cumhurbaşkanınızın açıkça örnek gösterdiği 1933 Hitler Almanyası’nın anlatımı bu sadece…
* Mehveş Evin'in diken.com.tr'de yayınlanan "Ayna, ayna! Söyle Başbakan’a, kaç çocuğun kanı ellerinde?" başlıklı yazısı için şöyle buyrun..
ve elbette bu topraklarda alışagelmiş bir sidik yarışıdır bu! lafta sidik, vicdanda sidik, sözde sidik, ölümde sidik, hakta sidik, eylemde sidik, mazlumlukta sidik, yaşayışta sidik..
öylesine çok ayrımlara tabi tutulabilecek bir sidik yarıştır ki bu, her biten cümlenin sonunda yegane sonuç 'biz ve siz' temelleri üzerine kuruludur. Milenyuma girerken topraklarda çoğul bir kitle üzerinde yükselen 'umut' dalgası nitekim pek kısa bir zamanda, aslında erkler ve tebalarının hala ve hala şiarlarının 'sidik yarışı' ile terbiye edildiği gerçeğiydi. geçen zaman diliminde mazlum addedilen kesimlerden biri deyim yerindeyse -stratejik- bir kaç hareket ile götü kurtardı ama geri kalanlaran hepsi yine aynı çamurda tebelenmeye devam etti, ediyor.
ve elbette bugün hala dilimize katamadığımız değer "vicdan" oldu. nitekim sidik yarışı yine öylesine bir kubbe haline geldi ki, her bir ölümün arkasından "benim ölülerim", her bir haksızlığın akabinde "benim yaşadıklarım", her bir -olumlu ve/ya olumsuz- eylemin ardı sıra "benim yaptıklarım" dillendiriliyor. daha dün dokuzuncu yılını karanlığın zaferiyle taçlandırmayı başaran dink davasının sonrasında, dili pek bir radikal akit zihniyeti yine sidik yarışına tutunup bilfiil şu tümceleri bilimum ağında yayınlamaktan geri durmadı: "İbne, Ermeni, Hrant, Tahir Elçi olmak için her fırsatı değerlendirdiler, ama sıra 'müslüman olma'ya gelince...[yoktular]"
ve ne acıdır ki hala yapamadıklarımız için yaptık denmekte, yapabildiklerimiz için yapmadık denebiliyor bu ülkede; bakınız çoğulcu bir yönetimin sadece hayali olduğu memleketimizde istisnasız her bir yönetim (sivil ve hatta askeri) istikrarlı bir şekilde "herkes"i kapsar bir yapıda olduğunu iddia edebilmekte ve aynı zamanda küçük bir çocuğunun herhangi bir hakkından önce yaşam hakkının elinden alındığı gerçeğine ise "yo, yo! efendim, hiçte öyle yapmadık" diye savurmaktayız. belki damarlarımızda ki asil kana o kadar çok sidik bulaşmış ki sözgelimi herhangi bir insanı bütünleşiğin [baba-anne, öğretmen-öğrenci, iki arkadaş, bir kumru çift, patron-işçi,hükümet-vatandaş vb.] her anında yine "ben yaptım, sen yapmadın" veya karşıt vurgusu vuku biliyor. elzem olanın karşı ile fikrini bir potada eritip, kısacık ömürlerimizde bir ortaklık yaratmak olması gerekirken elbette tam tersi istikamette olunabilecek en kuvvetli çarpışmada ilerleyebiliyoruz. son tahlilde karşımıza çıkan tablo medeniyetin beşiği coğrafyada sadece acı, gözyaşı ve ölüm üçgeni oluyor.
evet, daha çok üzülüp daha çok ağlayacağız; çünkü biz fanilerin bilhassa bu zaman diliminde en iyi yapabildiği şeylerden biri sidik yarışı olmakta...
ve ülkenin kanayan yarası tekrar ama daha kuvvetli bir şekilde yarıldı. Zira bu defa savaş bilfiil şehirlere, sivillere, yaşamda değmediği en küçük zerrelere kadar indi. Gün olmuyor ülkenin doğusundan ölüm, haksızlık, acı, gözyaşı haberleri gelmesin. Nitekim insanlar da tekrar ama daha kuvvetli bir şekilde sarıldı barışa! Zira bu defa savaş bilfiil bitirilmek ve artık gelecek günler metin boyutunda büyüyüp huzura erişmek zorunda...
"Ivan Karamazov, her şey bir yana, çocukların ölümünü düşündükçe evrene geliş biletini iade etmek istediğini söyler. Ama iade etmez. Böyle yapmaktansa savaşmayı ve sevmeyi sürdürür; sürdürmeyi sürdürür."
New York, Ocak 1981, Katı Olan Herşey Buharlaşıyor, Marshall Berman
Yakın zamanda ülkemizde, Barış Meclisi'nin düzenlediği "Çözüm Süreci ve Krizi Aşmanın İmkânları"(1) konferansına katılan ve birçok ülkede mevcut savaşların sona erdirip, yerine müzakere ve neticesinde daimi barış getirilmesini sağlamak adına girişimlerde ve danışmanlıkta bulunan Vicenç Fisas'ı ağırladık.(2) IMC Tv'den Zekine Türkeri'nin yaptığı röportajında, daha önce Agora Kitaplığında yayınlanan "Dünyada Barış Süreçleri"(3) isimli kitabıyla Türkiye'nin 'Barışı'nı var edebilmek için neler yapılması gerektiğine dair fikirlerine başvurduğumuz akademisyeni tekrar dinlemekte fayda var. Zira röportaj boyunca bilhassa altını vurguladığı 'müzakere', 'mevcut sorunun devlet tarafından kabul görmesi', 'her iki tarafın kullandığı dile dikkat etmesi; kelimelerin silahsızlaştırılması', 'çözümün karşısında duran toplumsal engelin aşılması' ve 'süreçte son aşama addedilmesi gerekli olan silahların gömülmesinin oluşu' gibi tecrübelerini bizlere aktarıyor ve bir barışın pedagojisini ve/ya ipuçlarını aşikar bir şekilde çiziyor.
evet, yine çok zor zamanlardan geçiyoruz; üzülüyoruz, nefret doluyoruz, ağlıyoruz, ölüyoruz ama tüm bu acıların son bulması için gerekli olan tek şey yine barış; katıksız, amansız ve salt özgürlükler değil sosyal/ekonomik hakların tüm topluma mal edildiği bir çözüm...
* Henüz röportajın girişinde Zekine Türkire şöyle bir tanımda bulunuyor; ".. ülkede bir çözüm süreci vardı ama yaşanan son olaylardan sonra Erdoğan tarafından 'buzdolabına kaldırıldığı' söylendi ama şimdi görülen o ki aslında derin dondurucuya kaldırılmış" ve Vicenç Fisas'ın cevabı "Neyse ki yanıp kül olmamış, dolapta olan çıkarılıp çözülür ama kül olan kaybolur." olur.
(1) İlgili konferansın ilgili duyuru haberi için bkz; T24
(2) Kendisininde dahil olduğu Barselona Otonom Üni., Barış Kültürü Okuluna ulaşmak için bkz; ECP
(3) Kitapa ulaşmak için bkz; Kitapyurdu
Miles Davis'in ziyaret ettiği ilk yabancı kentti Paris ve '91 Ekim'inden yani ölümünden hemen önce çaldığı son büyük kent. Hayatının 40 yılı boyunca defalarca ve defalarca ziyaret ettiği, kendisi için manası pek mühim bir kentti burası.
Miles Davis, Marcel Romano (müzisyen ve yönetmeni tanıştıran kişi), Louis Malle görsel; ecognoscente.com
Henüz ilk saniyelerinde arka arkaya patlayan notları ile beşeri muazzam ve esrik bir yolculuğa çıkaracağını vaat edip, dakikalar boyu ritmik davul ve basslarla çevreleyen "Generique" icrasıyla tanıştım mevzunun taraflarıyla.
Paris'i veya orada bıraktığı sevgilisini, Juliette Gréco'yu pek severdi Miles Davis. Nitekim henüz ülkesinde son bulmamış bir ırkçılık yasası mevcuttu, fakat Paris'te cazın Altın Çağı yaşanıyor ve Miles bu kente her gelişinde görülmemiş bir ilgi alaka ile karşılaşıyordu. Dönemin sanatçılarıyla yine bu naif kentte tanışıyordu; Boris Vian'la başlayan ilişkisi daha sonra Picasso'ya ve Jean-Paul Sartre ile sürecek, sonunda yine Vian'ın aracılığı ile tanıştığı Gréco'ya kadar uzayacaktır. Yine arkadaşlarından biri, Marcel Romano'nun aracılığı ile henüz kariyerinin başında, yirmibeş yaşında ki, genç yönetmen Louis Malle'nin film müziği teklifini alan Davis; teklifden 14 gün sonra Poste Parisien stüdyolarında, yönetmenin film görüntüleriyle oluşturulacak atmosferde kontrpuan tekniği ile kaydı alma fikrinin akabinde film müziklerini tek oturumda genç yönetmene takdim eder.
Gerilimler dolu sekanslara sahip filmin; yer yer bass sesleriyle keskin bir bıçak misali etimizden geçip, kemiklerimize varmak üzere olduğu hissini yaratan ve hemen sonrasında aşk dolu bir mırıltı ile huzura eriştiren icraları olmuş 'Ascenseur pour l'échafaud' albümü.
ve buyrun, işte o efsane açılış parçası;
* Hayatı boyu pek çok defa gittiği bu kentte, film müziklerini yapmak için geçirdiği günler/gece toplamıdır. Kayıt detayları için; http://www.plosin.com/MilesAhead/Sessions.aspx?s=571204
Evet o sadece mavi bir ayı: Her şeyle dalga geçen, cümlesinde en az iki hakaret tabiri içeren kurgusal bir seçim adayı bir mavi ayı. Aslıda yola çıkışı salt bir komedi karakteridir fakat kızışan seçim döneminde ki nokta atışı yorumlarına kattığı mizahıyla seçmenlerin ilgisi çekmiş ve akabinde seçim yarışında ikinci en çok oyu alan bağımsız bir politikacı olmuştur. İngiliz Channel4'ün 2011 yılında yayına soktuğu, yapımcılığını Charlie Broker'ın yaptığı 'Black Mirror' dizisi için şu cümleler tam olarak nasıl bir yapıtta karşı karşıya olduğumuzu anlamamız için gayet yeterli;
Teknoloji-toplum ilişkisine dair alacakaranlık kuşağı tadında altı hikâyeden oluşan ve günümüze ilişkin keskin saptamalarda bulunan İngiliz mini dizisi [1] Black Mirror'ün takdire şayan bölümlerinden biridir "Waldo Moment."
'Gelecek Bozuktur' şiarıyla yola çıkan Black Mirror dizisinin her bölümünde toplumsal yaşantımızda artık iyice yer edinmiş teknolojinin, pratiklerimizde bizleri nasıl etkilendiğini gösteriyor. Bu minvalde tekno-insan örnekleminin son halkası olan ikinci sezon final bölümünde, komedyenlik kariyeri başarısızlıkla sonuçlanan Jamie'nin depresif ruh halleri ve yönettiği anarşik ayıcık Waldo ile tanışıyoruz. Geceyarısı talk şov programının yeni fenomeni Waldo, yapım ekibinin bir beyin fırtınası sırasında aldığı 'o halde Waldo'yu seçimlere sokalım' kararıyla bir yandan insanı diğer yandan politikanın tüm iğrençliklerini gösteriyor bize. Hicivleriyle seçim yarışında ki tüm rakiplerini yerin dibine sokan Waldo -veya onu kontrol eden Jamie- bölge seçmenlerinin gönlünü kazanıp, politikacının ve politikanın kendisinin iki yüzlülüğünü tartışma programlarında küfürleri ve mizahi diliyle sergilerken, seçimlere İşçi Partisinden aday olan muazzam çekici hanfendi Gwendolyn'e gönlünü kaptırıyor. Bir yandan Waldo olarak seçimlerde iddialı bir adayı oynarken, gerçek yaşamında ki yalnızlığı ve tonlarında ancak huzuru bulduğu kişiyi de kaybetmemek için geri adım adıyor. Lakin tabi ki iş işden geçmiştir. Siyah zeminde yukarı doğru kaymakta olan yazıların hemen bitiminde tekrar karşımıza çıkan Jamie, muhtemelen pek bir uzak gelecekte yarattığı karakterin küresel bir figür oluşuna şahit oluyor ve kıvrıldığı köprünün altından geleceğin çöpcü-polisleri tarafından def ediliyor. Güzel bir dizi, daha da güzel bir bölüm. Vaktiniz olursa izleyin. Tavsiyemdir, vesselam. [1] Altyazı dergi.
"the government simulacra are simply mobile machines that creep about on an airless surface where no humans could exist."
bir claracanderan çalışmasıdır.
Eğer müzikal esrikliklerim/iz son tahlilde PKD'nin Simulakra'sında ki gibi, yalnızca toplumu hipnoz eden araçlardan biri olmadığı sürece, suratımızda tarifsiz hazlar mimiklerine daha fazla yer vermekte yarar var.
Memleket gündemi sayısız acı ve haksızlıklarla yanıp tutuşurken, hemen yanı başımızda muazzam bir katliam süregidiyor. Bir yandan boy boy seçim afişleri, diğer yandan uzayan ölüler listesi. Gezegen sayısız badirelere yaşayadursun; geçmiş ve an düzleminde, birbirinden kilometrelerce uzak mekanlarda; insanoğlunun en büyük tesellisi olan müzik, yine birbirinden farklı onlarca insan tarafından icra edilmeye devam ediyor.
Kurguyu gerçekle yeğ tutmanın elbette pek bir mantığı yok ama kurgunun gerçeğin bir yansıması olduğu da inkar edilemez. Netice de Simulakra'yı bitirip sağıma soluma bakarken -ki fena afallamıştım; hem böylesi distopik bir bilimkurguyu okumayalı çok olmuştu, hemde ruhları bu kadar tedirgin ederken esrikliğin metin boyutunu yükselten bir yapıta denk gelmiştim- aklımda hala sanat yoluyla kitlesel kontrolün türevlerine dair fikriyat zigzagları dönüyordu. Kitapta, insanlar komünlerde belirli rutinlerini yerine getirirken -ki bu üretimin devamını geitrme eksenindedir- ruhsal dinginliği yedi/yirmidört yayında olan ve belgeselinden bilimine, sanatından kültürüne türlü bilgiyi Nicole'ün dilinden insanlara aktaran televizyon kanalıdır. PKD'nin postmodern teknokültür teorilerine cuk diye oturan yapıtında, dikkatimi en çok çeken -elbette düşündüren- mevzu "müzik" oluyordu. Böylece şehir cangılında kulağımda müziğimle dolaşadururken, ister istemez "ya yabanileşen hem cinslerimi daha fazla görmemek için beynimi ve algımı salt notalarla tıkıyorsam?" sorusu çıktı karşıma. Biraz tedirgin oldum, evet! ama yine de durumu kontrol edebiliriz, biliyorum.
Cliff Roberts: The First Book Of Jazz
İş bu vesile ile son günlerin, bilumum cihazlarımda dönmekte olan şarkılardan küçük bir kesit aşağıdadır;
Nice övgüyü hak eden Brad Shepik'i ilk defa geçen yıl dinlemiştim. Güney kentinde ellerimizde biralar, kulağımızda ortak dilin mahsüllerinden; yine terimin orijinalini albüm ismi alan ve saksafonda Peter Epstein, perküsyonda Matt Kilmer'ın olduğu "Lingua Franca" albümü aracılığıyla tanışmıştım kendisiyle.[1] Albümü ilk defa dinledikten sonra ister isteremez asıl dikkatimi çeken Peter Epstein ve kadife tonlarda saksafon performanslarıydı. Ta ki bu yıl Brad Shepik'in dahil olduğu nice projeyi ardı ardına keşfedip, tekrar ama daha sıkı bir şekilde "Brad, Şepik" diyene kadar...
Bu defa karşıma çıkan sima -artık mevzu çehreyi daha dikkatli inceliyordum- bir müzik seyyahıydı. Aslen Seattle'lı olan ve '90larda New York'un meşhur downtown bölgesine* gelen Şepik, gitarında ki tınılar belirginleştikçe; yavaşca kıta avrupasına, balkanlara ve uzak doğuya yönelmeye başladı. Artık ülke ülke geziyor, müzisyenlerle tanışıyor, jam'ler yapıyor ve gezdiği coğrafyaların müzikal zenginliklerini her projesine dahil ediyordu. [2]
Pachora'yla, Dave Douglas Üçlüsü ve Subdivenersity ekibiyle ama en önemlisi The Commuters ile yelkenlerini bol bol doğunun rüzgarlarıyla dolduruyor ve dinlemesi pek keyifli icralar yaratıyor. "Gezmek" fiilinden türeyen ve son kertede zarfa dönüşen The Commuters; Türk ve Afrika müziklerini Balkan aromalı cazıyla bir araya getiyorlar. [3]
Şepik amcayı irdeledikçe bu defa karşıma başka başka güzel icralar, topluluklar çıkmaya başlamıştı. Bu defa vardığım nokta, bassist Justin Goldner'ın ve saz arkadaşların çaldığı Subdiversity band idi. Ekiple ilk tanışıklığımı, modern rebetikonun yaratıcısı yunanlı buzuki üstadı Vassilis Tsitsanis'in 'Bitter is my pain' eserini yorumladıkları icraydı. [4] Aşağıda youtube çalma listesi olarak verilen icraları dinlerken, göreceksiniz ki etnik caza dair düşülecek daha çok şerh varmış. Listede beşinci sırada olan 'The Flood' icrasına gelindiğinde ise, saksafoncu Jonh Beaty muhteşem bir armoni ile bize aperitifi verip, akabinde telli sazlar ikilisini ayağa kaldırıp neredeyse inen çıkan her notada suratta türlü mimiklere peyda oluyor.
Ve evet, laf dönüp dolaşıp tekrar saksafona geldi. Böylece nevi şahsına münhasır bir enstürmantalist ile tanışmış oluyordum. Subdiversity'de ki tekniğini daha ilk duyduğumda içim ürpermiş ve iyi bir sanatçının izleğinde olduğumu hissetmiştim. Google amcaya sorulan isimle birlikte kendisini ve hikayesine dinlemeye başlıyordum: "her şey Teksas, Beaumont'da başlıyordu... Joe ve John Beaty kardeşler yollarda sazlarını buluyor ve son duraklarını New York tabi kılıyorlardı. New School'da eğitimlerini alıyor ve nice iyi müzisyenle ortak çalışmalara başlıyorlar, daha hasat döneminin başında birader Joe kalbinde ki sıkıntıdan ötürü kariyerini duruyor. Sağlık sigortaları olmadığı için herhangi bir tedavi uygulanamıyor ve sonunda piyano maestrosu Fransız Jean-Michel Pilc'in desteği ile bir kardiyolog bulunuyor ve Joe yavaş yavaş ayağa kalkıyor. Tüm bu talihsizlikler biraderleri sarmışken, John turlara devam ediyor ve icralarını yapıyordu. Kardeşi iyileşip Beaumont'a döndüğünde, John aralarında trompetçi İbrahim Maalouf, perküsyonist Cyro Baptista, saksafoncu Kenny Garret, trompetçi Chris Botti gibi bir çok devin yer aldığı, Sting'in 'If on a Winter's Night...' albümünde saksafonuyla yer alıyor ve biz fanilere kollektif bir şaheser sunuyordu. [5]
Beaty'i araştırırken bu defa yine bir başka güzel çalışmaya denk gelmiştim. New York'un yeni nesil trompetçilerinden Jon Crowley. Etrafına topladığı genç yeteneklerle, modern caz iyi bir örneğini sunan The Rehumanization albümünü daha bu yıl yayınlayan Crowley; özellikle 'And We Talked All Night' icrasında gerçekten tüm gece sürecek ve tadına doyum olmaz muhabbetlere sürüklüyor bizi. [6]
Bir kaç gece önce ilk defa Brad Shepik'i ve ondan referansla tüm bu güzel müzikleri dinledikten sonra muazzam bir esriklik doldurmuştu suratımı. Hemen ardında, daha yeni bitirdiğim Simulakra ile güncel olayların bünyede ki bileşkesi, bu metne ilgili hususta bir şerh düşmem gerektiği olgusuna getirdi beni.
Yine de tüm bu tedirginlikleri aşacağız, bir keresinde Sancho Panza demişti:"... müzik olan yerde kötü bir şey olmaz..."
1 Ekim Perşembe günü, Los Angeles'da ki Sunset Sound kayıt stüdyosunda vuku buluyordu tüm bunlar; Janis Joplin prodüktörü Paul Rotchild'a teypi kayda almasını rica edip, hemen akabinde söylemekten hep hoşlandığı bir parçayı okumaya başlıyordu.
Full Tilt Boogie'nin geçmişte yaptığı ve yapacağı yardımlara gerek kalmamıştı artık; böylece Janis ağır adımlarla mikrofona yaklaşıp ve deklarasyonu okumaya başladı; "Önemli bir sosyal ve politik mesajın şarkısını okumak istiyorum" diye. O dem gözleri parıldıyor ve metalden öteye "şöyle başlıyor" diyordu; ardından -sanki- viski ile tütsülendirilmiş kadife sesiyle son bir defa pratik yapmaya müteakip şu sözleri mırıldandı:
"Ah Tanrım, Bana bir Merdeces Benz almaz mısın? / Bütün arkadaşlarımın Porsche'u var, bunu telafi etmem gerek..."
Rollins'in "Someday I'll Find You" parçası, 1930'lu Noel Coward'un "Private Lives" standardının takdire şayan bir yeniden yorumlamasıdır. Klasik bir Rollins icrası olan parçada, üstad nakaratları tekrarlama alışkanlığını devam ettiriyor. Aynı zamanda Coleman Hawkins, Lester Young ve Ben Webster'ın stillerini ustaca parçaya yayıp ve ancak bir caz maestrosununyapabileceği gibi çeşitli perde aralıklarını ve motifleri keşfediyor. Asıl çarpıcı olan ise Rollins'in icranın başından sonuna kadar doğaçlamayı yapıyor olması. Usta öyle bir halı dokuyor ki, her parçanın bir bütün olduğu ve hatta Cowards'ın kendisinde ki yansımalarını yerleştiriyor icrasına...
Amerika Birleşik Devletleri 6. Filosu İstanbul’a geldi. Gemiler limana demirler demirlemez İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri Dolmabahçe rıhtımına gelerek 6. Filo’yu protesto ettiler. İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz, “Türkiye’nin tam bağımsız olduğuna inanıyoruz ve onun için de bayrakları yarıya kadar çekiyoruz” dedi.