Miles Davis'in ziyaret ettiği ilk yabancı kentti Paris ve '91 Ekim'inden yani ölümünden hemen önce çaldığı son büyük kent. Hayatının 40 yılı boyunca defalarca ve defalarca ziyaret ettiği, kendisi için manası pek mühim bir kentti burası.
Miles Davis, Marcel Romano (müzisyen ve yönetmeni tanıştıran kişi), Louis Malle görsel; ecognoscente.com
Henüz ilk saniyelerinde arka arkaya patlayan notları ile beşeri muazzam ve esrik bir yolculuğa çıkaracağını vaat edip, dakikalar boyu ritmik davul ve basslarla çevreleyen "Generique" icrasıyla tanıştım mevzunun taraflarıyla.
Paris'i veya orada bıraktığı sevgilisini, Juliette Gréco'yu pek severdi Miles Davis. Nitekim henüz ülkesinde son bulmamış bir ırkçılık yasası mevcuttu, fakat Paris'te cazın Altın Çağı yaşanıyor ve Miles bu kente her gelişinde görülmemiş bir ilgi alaka ile karşılaşıyordu. Dönemin sanatçılarıyla yine bu naif kentte tanışıyordu; Boris Vian'la başlayan ilişkisi daha sonra Picasso'ya ve Jean-Paul Sartre ile sürecek, sonunda yine Vian'ın aracılığı ile tanıştığı Gréco'ya kadar uzayacaktır. Yine arkadaşlarından biri, Marcel Romano'nun aracılığı ile henüz kariyerinin başında, yirmibeş yaşında ki, genç yönetmen Louis Malle'nin film müziği teklifini alan Davis; teklifden 14 gün sonra Poste Parisien stüdyolarında, yönetmenin film görüntüleriyle oluşturulacak atmosferde kontrpuan tekniği ile kaydı alma fikrinin akabinde film müziklerini tek oturumda genç yönetmene takdim eder.
Gerilimler dolu sekanslara sahip filmin; yer yer bass sesleriyle keskin bir bıçak misali etimizden geçip, kemiklerimize varmak üzere olduğu hissini yaratan ve hemen sonrasında aşk dolu bir mırıltı ile huzura eriştiren icraları olmuş 'Ascenseur pour l'échafaud' albümü.
ve buyrun, işte o efsane açılış parçası;
* Hayatı boyu pek çok defa gittiği bu kentte, film müziklerini yapmak için geçirdiği günler/gece toplamıdır. Kayıt detayları için; http://www.plosin.com/MilesAhead/Sessions.aspx?s=571204
Evet o sadece mavi bir ayı: Her şeyle dalga geçen, cümlesinde en az iki hakaret tabiri içeren kurgusal bir seçim adayı bir mavi ayı. Aslıda yola çıkışı salt bir komedi karakteridir fakat kızışan seçim döneminde ki nokta atışı yorumlarına kattığı mizahıyla seçmenlerin ilgisi çekmiş ve akabinde seçim yarışında ikinci en çok oyu alan bağımsız bir politikacı olmuştur. İngiliz Channel4'ün 2011 yılında yayına soktuğu, yapımcılığını Charlie Broker'ın yaptığı 'Black Mirror' dizisi için şu cümleler tam olarak nasıl bir yapıtta karşı karşıya olduğumuzu anlamamız için gayet yeterli;
Teknoloji-toplum ilişkisine dair alacakaranlık kuşağı tadında altı hikâyeden oluşan ve günümüze ilişkin keskin saptamalarda bulunan İngiliz mini dizisi [1] Black Mirror'ün takdire şayan bölümlerinden biridir "Waldo Moment."
'Gelecek Bozuktur' şiarıyla yola çıkan Black Mirror dizisinin her bölümünde toplumsal yaşantımızda artık iyice yer edinmiş teknolojinin, pratiklerimizde bizleri nasıl etkilendiğini gösteriyor. Bu minvalde tekno-insan örnekleminin son halkası olan ikinci sezon final bölümünde, komedyenlik kariyeri başarısızlıkla sonuçlanan Jamie'nin depresif ruh halleri ve yönettiği anarşik ayıcık Waldo ile tanışıyoruz. Geceyarısı talk şov programının yeni fenomeni Waldo, yapım ekibinin bir beyin fırtınası sırasında aldığı 'o halde Waldo'yu seçimlere sokalım' kararıyla bir yandan insanı diğer yandan politikanın tüm iğrençliklerini gösteriyor bize. Hicivleriyle seçim yarışında ki tüm rakiplerini yerin dibine sokan Waldo -veya onu kontrol eden Jamie- bölge seçmenlerinin gönlünü kazanıp, politikacının ve politikanın kendisinin iki yüzlülüğünü tartışma programlarında küfürleri ve mizahi diliyle sergilerken, seçimlere İşçi Partisinden aday olan muazzam çekici hanfendi Gwendolyn'e gönlünü kaptırıyor. Bir yandan Waldo olarak seçimlerde iddialı bir adayı oynarken, gerçek yaşamında ki yalnızlığı ve tonlarında ancak huzuru bulduğu kişiyi de kaybetmemek için geri adım adıyor. Lakin tabi ki iş işden geçmiştir. Siyah zeminde yukarı doğru kaymakta olan yazıların hemen bitiminde tekrar karşımıza çıkan Jamie, muhtemelen pek bir uzak gelecekte yarattığı karakterin küresel bir figür oluşuna şahit oluyor ve kıvrıldığı köprünün altından geleceğin çöpcü-polisleri tarafından def ediliyor. Güzel bir dizi, daha da güzel bir bölüm. Vaktiniz olursa izleyin. Tavsiyemdir, vesselam. [1] Altyazı dergi.
"the government simulacra are simply mobile machines that creep about on an airless surface where no humans could exist."
bir claracanderan çalışmasıdır.
Eğer müzikal esrikliklerim/iz son tahlilde PKD'nin Simulakra'sında ki gibi, yalnızca toplumu hipnoz eden araçlardan biri olmadığı sürece, suratımızda tarifsiz hazlar mimiklerine daha fazla yer vermekte yarar var.
Memleket gündemi sayısız acı ve haksızlıklarla yanıp tutuşurken, hemen yanı başımızda muazzam bir katliam süregidiyor. Bir yandan boy boy seçim afişleri, diğer yandan uzayan ölüler listesi. Gezegen sayısız badirelere yaşayadursun; geçmiş ve an düzleminde, birbirinden kilometrelerce uzak mekanlarda; insanoğlunun en büyük tesellisi olan müzik, yine birbirinden farklı onlarca insan tarafından icra edilmeye devam ediyor.
Kurguyu gerçekle yeğ tutmanın elbette pek bir mantığı yok ama kurgunun gerçeğin bir yansıması olduğu da inkar edilemez. Netice de Simulakra'yı bitirip sağıma soluma bakarken -ki fena afallamıştım; hem böylesi distopik bir bilimkurguyu okumayalı çok olmuştu, hemde ruhları bu kadar tedirgin ederken esrikliğin metin boyutunu yükselten bir yapıta denk gelmiştim- aklımda hala sanat yoluyla kitlesel kontrolün türevlerine dair fikriyat zigzagları dönüyordu. Kitapta, insanlar komünlerde belirli rutinlerini yerine getirirken -ki bu üretimin devamını geitrme eksenindedir- ruhsal dinginliği yedi/yirmidört yayında olan ve belgeselinden bilimine, sanatından kültürüne türlü bilgiyi Nicole'ün dilinden insanlara aktaran televizyon kanalıdır. PKD'nin postmodern teknokültür teorilerine cuk diye oturan yapıtında, dikkatimi en çok çeken -elbette düşündüren- mevzu "müzik" oluyordu. Böylece şehir cangılında kulağımda müziğimle dolaşadururken, ister istemez "ya yabanileşen hem cinslerimi daha fazla görmemek için beynimi ve algımı salt notalarla tıkıyorsam?" sorusu çıktı karşıma. Biraz tedirgin oldum, evet! ama yine de durumu kontrol edebiliriz, biliyorum.
Cliff Roberts: The First Book Of Jazz
İş bu vesile ile son günlerin, bilumum cihazlarımda dönmekte olan şarkılardan küçük bir kesit aşağıdadır;
Nice övgüyü hak eden Brad Shepik'i ilk defa geçen yıl dinlemiştim. Güney kentinde ellerimizde biralar, kulağımızda ortak dilin mahsüllerinden; yine terimin orijinalini albüm ismi alan ve saksafonda Peter Epstein, perküsyonda Matt Kilmer'ın olduğu "Lingua Franca" albümü aracılığıyla tanışmıştım kendisiyle.[1] Albümü ilk defa dinledikten sonra ister isteremez asıl dikkatimi çeken Peter Epstein ve kadife tonlarda saksafon performanslarıydı. Ta ki bu yıl Brad Shepik'in dahil olduğu nice projeyi ardı ardına keşfedip, tekrar ama daha sıkı bir şekilde "Brad, Şepik" diyene kadar...
Bu defa karşıma çıkan sima -artık mevzu çehreyi daha dikkatli inceliyordum- bir müzik seyyahıydı. Aslen Seattle'lı olan ve '90larda New York'un meşhur downtown bölgesine* gelen Şepik, gitarında ki tınılar belirginleştikçe; yavaşca kıta avrupasına, balkanlara ve uzak doğuya yönelmeye başladı. Artık ülke ülke geziyor, müzisyenlerle tanışıyor, jam'ler yapıyor ve gezdiği coğrafyaların müzikal zenginliklerini her projesine dahil ediyordu. [2]
Pachora'yla, Dave Douglas Üçlüsü ve Subdivenersity ekibiyle ama en önemlisi The Commuters ile yelkenlerini bol bol doğunun rüzgarlarıyla dolduruyor ve dinlemesi pek keyifli icralar yaratıyor. "Gezmek" fiilinden türeyen ve son kertede zarfa dönüşen The Commuters; Türk ve Afrika müziklerini Balkan aromalı cazıyla bir araya getiyorlar. [3]
Şepik amcayı irdeledikçe bu defa karşıma başka başka güzel icralar, topluluklar çıkmaya başlamıştı. Bu defa vardığım nokta, bassist Justin Goldner'ın ve saz arkadaşların çaldığı Subdiversity band idi. Ekiple ilk tanışıklığımı, modern rebetikonun yaratıcısı yunanlı buzuki üstadı Vassilis Tsitsanis'in 'Bitter is my pain' eserini yorumladıkları icraydı. [4] Aşağıda youtube çalma listesi olarak verilen icraları dinlerken, göreceksiniz ki etnik caza dair düşülecek daha çok şerh varmış. Listede beşinci sırada olan 'The Flood' icrasına gelindiğinde ise, saksafoncu Jonh Beaty muhteşem bir armoni ile bize aperitifi verip, akabinde telli sazlar ikilisini ayağa kaldırıp neredeyse inen çıkan her notada suratta türlü mimiklere peyda oluyor.
Ve evet, laf dönüp dolaşıp tekrar saksafona geldi. Böylece nevi şahsına münhasır bir enstürmantalist ile tanışmış oluyordum. Subdiversity'de ki tekniğini daha ilk duyduğumda içim ürpermiş ve iyi bir sanatçının izleğinde olduğumu hissetmiştim. Google amcaya sorulan isimle birlikte kendisini ve hikayesine dinlemeye başlıyordum: "her şey Teksas, Beaumont'da başlıyordu... Joe ve John Beaty kardeşler yollarda sazlarını buluyor ve son duraklarını New York tabi kılıyorlardı. New School'da eğitimlerini alıyor ve nice iyi müzisyenle ortak çalışmalara başlıyorlar, daha hasat döneminin başında birader Joe kalbinde ki sıkıntıdan ötürü kariyerini duruyor. Sağlık sigortaları olmadığı için herhangi bir tedavi uygulanamıyor ve sonunda piyano maestrosu Fransız Jean-Michel Pilc'in desteği ile bir kardiyolog bulunuyor ve Joe yavaş yavaş ayağa kalkıyor. Tüm bu talihsizlikler biraderleri sarmışken, John turlara devam ediyor ve icralarını yapıyordu. Kardeşi iyileşip Beaumont'a döndüğünde, John aralarında trompetçi İbrahim Maalouf, perküsyonist Cyro Baptista, saksafoncu Kenny Garret, trompetçi Chris Botti gibi bir çok devin yer aldığı, Sting'in 'If on a Winter's Night...' albümünde saksafonuyla yer alıyor ve biz fanilere kollektif bir şaheser sunuyordu. [5]
Beaty'i araştırırken bu defa yine bir başka güzel çalışmaya denk gelmiştim. New York'un yeni nesil trompetçilerinden Jon Crowley. Etrafına topladığı genç yeteneklerle, modern caz iyi bir örneğini sunan The Rehumanization albümünü daha bu yıl yayınlayan Crowley; özellikle 'And We Talked All Night' icrasında gerçekten tüm gece sürecek ve tadına doyum olmaz muhabbetlere sürüklüyor bizi. [6]
Bir kaç gece önce ilk defa Brad Shepik'i ve ondan referansla tüm bu güzel müzikleri dinledikten sonra muazzam bir esriklik doldurmuştu suratımı. Hemen ardında, daha yeni bitirdiğim Simulakra ile güncel olayların bünyede ki bileşkesi, bu metne ilgili hususta bir şerh düşmem gerektiği olgusuna getirdi beni.
Yine de tüm bu tedirginlikleri aşacağız, bir keresinde Sancho Panza demişti:"... müzik olan yerde kötü bir şey olmaz..."
1 Ekim Perşembe günü, Los Angeles'da ki Sunset Sound kayıt stüdyosunda vuku buluyordu tüm bunlar; Janis Joplin prodüktörü Paul Rotchild'a teypi kayda almasını rica edip, hemen akabinde söylemekten hep hoşlandığı bir parçayı okumaya başlıyordu.
Full Tilt Boogie'nin geçmişte yaptığı ve yapacağı yardımlara gerek kalmamıştı artık; böylece Janis ağır adımlarla mikrofona yaklaşıp ve deklarasyonu okumaya başladı; "Önemli bir sosyal ve politik mesajın şarkısını okumak istiyorum" diye. O dem gözleri parıldıyor ve metalden öteye "şöyle başlıyor" diyordu; ardından -sanki- viski ile tütsülendirilmiş kadife sesiyle son bir defa pratik yapmaya müteakip şu sözleri mırıldandı:
"Ah Tanrım, Bana bir Merdeces Benz almaz mısın? / Bütün arkadaşlarımın Porsche'u var, bunu telafi etmem gerek..."
Rollins'in "Someday I'll Find You" parçası, 1930'lu Noel Coward'un "Private Lives" standardının takdire şayan bir yeniden yorumlamasıdır. Klasik bir Rollins icrası olan parçada, üstad nakaratları tekrarlama alışkanlığını devam ettiriyor. Aynı zamanda Coleman Hawkins, Lester Young ve Ben Webster'ın stillerini ustaca parçaya yayıp ve ancak bir caz maestrosununyapabileceği gibi çeşitli perde aralıklarını ve motifleri keşfediyor. Asıl çarpıcı olan ise Rollins'in icranın başından sonuna kadar doğaçlamayı yapıyor olması. Usta öyle bir halı dokuyor ki, her parçanın bir bütün olduğu ve hatta Cowards'ın kendisinde ki yansımalarını yerleştiriyor icrasına...
Amerika Birleşik Devletleri 6. Filosu İstanbul’a geldi. Gemiler limana demirler demirlemez İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri Dolmabahçe rıhtımına gelerek 6. Filo’yu protesto ettiler. İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz, “Türkiye’nin tam bağımsız olduğuna inanıyoruz ve onun için de bayrakları yarıya kadar çekiyoruz” dedi.
Evet doğru, Şekspir'i taksiye koymuşlar. Derdi var adamın, belli! Bide bugün hava sıcak ya, ondan müşterisiyle siyasetten, futboldan uzak; kaçırılmış kızının ahıyla muhabbet eder olmuş. Hemde öyle heyecanla anlatıyor ki derdini tasasını, müşteri daha cümlesini bitirmeden soruyor "eee?" diye...
Ha derseniz "şekspir ne arar takside?" buyrun:
(Ne yazık ki Türkçe altyazı yok, only in English)
* Sofar Sounds'u memlekete getirip, adını Sofar Istanbul yapan ekibin (bigumigu)sitesinde buldum vidyo/ları. Çocuklar güzelde bir metin yazmış sayfaya; "Bir taksiye bindiğinizi şoförün futboldan, politikadan, trafikten ya da gündelik hayattan bahsetmek yerine Dostoyevski, Shakespeare gibi konuştuğunu düşünün. Muhtemelen ağzımız açık kalır, yolculuk pek keyifli geçer. Yugoslav Drama Tiyatrosu, yeni sezon tiyatro oyunları için taksilere profesyonel oyuncuları şoför olarak yerleştirdi. Yolcularla Dostoyevski ve Shakespeare gibi konuşan şoförler yolculuğun sonunda yolcularına tiyatro bileti hediye ettiler."
İskenderiye Polis
Seramoni Orkestrası’ndan 8 adam Mısır’dan İsrail’e gider. Petah Tikva’da
bulunan bir Arap Kültür Merkezi tarafından davet edilmiş fakat bir yanlış
anlamadan ötürü (Arapçada “p” sesi olmadığından ve sıklıkla yerine “b” kullanılır) bando takımı Necef Çölünün ortasında ki hayali kasaba Bet Hatikva’ya giden bir
otobüse binerler.
Kasabaya vardıklarında başka bir otobüs bulamazlar ve ne yazık
ki kasabada bulunan herhangi bir otelde yoktur. Bando ekibi akşam yemeğini Dina’nın
küçük lokantasında yerler ve geceyi de Dina’nın ve arkadaşlarının evinde
geçirirler. Ayrıca yer azlığından birkaç kişi de lokantada uyur.
Film bandonun
bu kısa ama uzun gecesini tüm keyfi ve acısıyla anlatır bizlere…