27 Temmuz 2014 Pazar

+ MüZiK: Seçmece bunlar, buyrun...

"the government simulacra are simply mobile machines that creep about on an airless surface where no humans could exist."
bir claracanderan çalışmasıdır.

  Eğer müzikal esrikliklerim/iz son tahlilde PKD'nin Simulakra'sında ki gibi, yalnızca toplumu hipnoz eden araçlardan biri olmadığı sürece, suratımızda tarifsiz hazlar mimiklerine daha fazla yer vermekte yarar var. 

  Memleket gündemi sayısız acı ve haksızlıklarla yanıp tutuşurken, hemen yanı başımızda muazzam bir katliam süregidiyor. Bir yandan boy boy seçim afişleri, diğer yandan uzayan ölüler listesi. Gezegen sayısız badirelere yaşayadursun; geçmiş ve an düzleminde, birbirinden kilometrelerce uzak mekanlarda; insanoğlunun en büyük tesellisi olan müzik, yine birbirinden farklı onlarca insan tarafından icra edilmeye devam ediyor.

  Kurguyu gerçekle yeğ tutmanın elbette pek bir mantığı yok ama kurgunun gerçeğin bir yansıması olduğu da inkar edilemez. Netice de Simulakra'yı bitirip sağıma soluma bakarken -ki fena afallamıştım; hem böylesi distopik bir bilimkurguyu okumayalı çok olmuştu, hemde ruhları bu kadar tedirgin ederken esrikliğin metin boyutunu yükselten bir yapıta denk gelmiştim- aklımda hala sanat yoluyla kitlesel kontrolün türevlerine dair fikriyat zigzagları dönüyordu. Kitapta, insanlar komünlerde belirli rutinlerini yerine getirirken -ki bu üretimin devamını geitrme eksenindedir- ruhsal dinginliği yedi/yirmidört yayında olan ve belgeselinden bilimine, sanatından kültürüne türlü bilgiyi Nicole'ün dilinden insanlara aktaran televizyon kanalıdır. PKD'nin postmodern teknokültür teorilerine cuk diye oturan yapıtında, dikkatimi en çok çeken -elbette düşündüren- mevzu "müzik" oluyordu. Böylece şehir cangılında kulağımda müziğimle dolaşadururken, ister istemez "ya yabanileşen hem cinslerimi daha fazla görmemek için beynimi ve algımı salt notalarla tıkıyorsam?" sorusu çıktı karşıma. Biraz tedirgin oldum, evet! ama yine de durumu kontrol edebiliriz, biliyorum.
    


                                        Cliff Roberts: The First Book Of Jazz


       İş bu vesile ile son günlerin, bilumum cihazlarımda dönmekte olan şarkılardan küçük bir kesit aşağıdadır;


  Nice övgüyü hak eden Brad Shepik'i ilk defa geçen yıl dinlemiştim. Güney kentinde ellerimizde biralar, kulağımızda ortak dilin mahsüllerinden; yine terimin orijinalini albüm ismi alan ve saksafonda Peter Epstein, perküsyonda Matt Kilmer'ın olduğu "Lingua Franca" albümü aracılığıyla tanışmıştım kendisiyle.[1] Albümü ilk defa dinledikten sonra ister isteremez asıl dikkatimi çeken Peter Epstein ve kadife tonlarda saksafon performanslarıydı. Ta ki bu yıl Brad Shepik'in dahil olduğu nice projeyi ardı ardına keşfedip, tekrar ama daha sıkı bir şekilde "Brad, Şepik" diyene kadar...
  
  Bu defa karşıma çıkan sima -artık mevzu çehreyi daha dikkatli inceliyordum- bir müzik seyyahıydı. Aslen Seattle'lı olan ve '90larda New York'un meşhur downtown bölgesine* gelen Şepik, gitarında ki tınılar belirginleştikçe; yavaşca kıta avrupasına, balkanlara ve uzak doğuya yönelmeye başladı. Artık ülke ülke geziyor, müzisyenlerle tanışıyor, jam'ler yapıyor ve gezdiği coğrafyaların müzikal zenginliklerini her projesine dahil ediyordu. [2]

  Pachora'yla, Dave Douglas Üçlüsü ve Subdivenersity ekibiyle ama en önemlisi The Commuters ile yelkenlerini bol bol doğunun rüzgarlarıyla dolduruyor ve dinlemesi pek keyifli icralar yaratıyor. "Gezmek" fiilinden türeyen ve son kertede zarfa dönüşen The Commuters; Türk ve Afrika müziklerini Balkan aromalı cazıyla bir araya getiyorlar. [3]   

  Şepik amcayı irdeledikçe bu defa karşıma başka başka güzel icralar, topluluklar çıkmaya başlamıştı. Bu defa vardığım nokta, bassist Justin Goldner'ın ve saz arkadaşların çaldığı Subdiversity band idi. Ekiple ilk tanışıklığımı, modern rebetikonun yaratıcısı yunanlı buzuki üstadı Vassilis Tsitsanis'in 'Bitter is my pain' eserini yorumladıkları icraydı. [4] Aşağıda youtube çalma listesi olarak verilen icraları dinlerken, göreceksiniz ki etnik caza dair düşülecek daha çok şerh varmış. Listede beşinci sırada olan 'The Flood' icrasına gelindiğinde ise, saksafoncu Jonh Beaty muhteşem bir armoni ile bize aperitifi verip, akabinde telli sazlar ikilisini ayağa kaldırıp neredeyse inen çıkan her notada suratta türlü mimiklere peyda oluyor. 

  Ve evet, laf dönüp dolaşıp tekrar saksafona geldi. Böylece nevi şahsına münhasır bir enstürmantalist ile tanışmış oluyordum. Subdiversity'de ki tekniğini daha ilk duyduğumda içim ürpermiş ve iyi bir sanatçının izleğinde olduğumu hissetmiştim. Google amcaya sorulan isimle birlikte kendisini ve hikayesine dinlemeye başlıyordum: "her şey Teksas, Beaumont'da başlıyordu... Joe ve John Beaty kardeşler yollarda sazlarını buluyor ve son duraklarını New York tabi kılıyorlardı. New School'da eğitimlerini alıyor ve nice iyi müzisyenle ortak çalışmalara başlıyorlar, daha hasat döneminin başında birader Joe kalbinde ki sıkıntıdan ötürü kariyerini duruyor. Sağlık sigortaları olmadığı için herhangi bir tedavi uygulanamıyor ve sonunda piyano maestrosu Fransız Jean-Michel Pilc'in desteği ile bir kardiyolog bulunuyor ve Joe yavaş yavaş ayağa kalkıyor. Tüm bu talihsizlikler biraderleri sarmışken, John turlara devam ediyor ve icralarını yapıyordu. Kardeşi iyileşip Beaumont'a döndüğünde, John aralarında trompetçi İbrahim Maalouf, perküsyonist Cyro Baptista, saksafoncu Kenny Garret, trompetçi Chris Botti gibi bir çok devin yer aldığı, Sting'in 'If on a Winter's Night...' albümünde saksafonuyla yer alıyor ve biz fanilere kollektif bir şaheser sunuyordu. [5]

  Beaty'i araştırırken bu defa yine bir başka güzel çalışmaya denk gelmiştim. New York'un yeni nesil trompetçilerinden Jon Crowley. Etrafına topladığı genç yeteneklerle, modern caz iyi bir örneğini sunan The Rehumanization albümünü daha bu yıl yayınlayan Crowley; özellikle 'And We Talked All Night' icrasında gerçekten tüm gece sürecek ve tadına doyum olmaz muhabbetlere sürüklüyor bizi. [6]

   Bir kaç gece önce ilk defa Brad Shepik'i ve ondan referansla tüm bu güzel müzikleri dinledikten sonra muazzam bir esriklik doldurmuştu suratımı. Hemen ardında, daha yeni bitirdiğim Simulakra ile güncel olayların bünyede ki bileşkesi, bu metne ilgili hususta bir şerh düşmem gerektiği olgusuna getirdi beni. 
  Yine de tüm bu tedirginlikleri aşacağız, bir keresinde Sancho Panza demişti: "... müzik olan yerde kötü bir şey olmaz..."  

Sevgilerle.

*: Downtown'u anlatan ve özelinde John Zorn olan ilgili makale için: @Uzak Kültür; +Zornoloji: Bölüm III veyahut JZ/Aşağı Manhattan  

+ Dinle:
[1] Hazreti Google'da ve youtube'da albümü bulamadım, ancak daha sonra kendim yükleyeceğim.
[2] Brad Shepik Quartet - Accros the way


[3] Brad Shepik ve The Commuters'in The Loan albümünden bir kaç parça:  @Grooveshark 
[4] Mevzu ekibin youtube playlist'i için: @Youtube. Aşağıda tadımlık bir icra;



[5] İlgili albümün full yüklemesidir;


[6] Parçanın youtube'da canlı icrası da mevcuttur!

20 Temmuz 2014 Pazar

+ MüZiK: ve perdenin arkası...



   1 Ekim Perşembe günü, Los Angeles'da ki Sunset Sound kayıt stüdyosunda vuku buluyordu tüm bunlar; Janis Joplin prodüktörü Paul Rotchild'a teypi kayda almasını rica edip, hemen akabinde söylemekten hep hoşlandığı bir parçayı okumaya başlıyordu. 
   Full Tilt Boogie'nin geçmişte yaptığı ve yapacağı yardımlara gerek kalmamıştı artık; böylece Janis ağır adımlarla mikrofona yaklaşıp ve deklarasyonu okumaya başladı; "Önemli bir sosyal ve politik mesajın şarkısını okumak istiyorum"  diye. O dem gözleri parıldıyor ve metalden öteye "şöyle başlıyor" diyordu; ardından -sanki- viski ile tütsülendirilmiş kadife sesiyle son bir defa pratik yapmaya müteakip şu sözleri mırıldandı:
"Ah Tanrım, Bana bir Merdeces Benz almaz mısın? / Bütün arkadaşlarımın Porsche'u var, bunu telafi etmem gerek..."


http://performingsongwriter.com/janis-joplin-mercedes-benz/

15 Temmuz 2014 Salı

+ MüZiK: Öyle bir halı halı dokuyor ki...





  Rollins'in "Someday I'll Find You" parçası, 1930'lu Noel Coward'un "Private Lives" standardının takdire şayan bir yeniden yorumlamasıdır. Klasik bir Rollins icrası olan parçada, üstad nakaratları tekrarlama alışkanlığını devam ettiriyor. Aynı zamanda Coleman Hawkins, Lester Young ve Ben Webster'ın stillerini ustaca parçaya yayıp ve ancak bir caz maestrosunun yapabileceği gibi çeşitli perde aralıklarını ve motifleri keşfediyor. Asıl çarpıcı olan ise Rollins'in icranın başından sonuna kadar doğaçlamayı yapıyor olması. 

  Usta öyle bir halı dokuyor ki, her parçanın bir bütün olduğu ve hatta Cowards'ın kendisinde ki yansımalarını yerleştiriyor icrasına...   

+ Memoriam: Tarih Atlasında Bir gün


   Amerika Birleşik Devletleri 6. Filosu İstanbul’a geldi. Gemiler limana demirler demirlemez İstanbul Teknik Üniversitesi öğrencileri Dolmabahçe rıhtımına gelerek 6. Filo’yu protesto ettiler. İstanbul Teknik Üniversitesi Talebe Birliği Başkanı Harun Karadeniz, “Türkiye’nin tam bağımsız olduğuna inanıyoruz ve onun için de bayrakları yarıya kadar çekiyoruz” dedi.
(via: bianet)

+bkz: Wiki-TR, ekşi

11 Temmuz 2014 Cuma

+ Tiyatro: Bir taksi dolusu Şekspir*

 Evet doğru, Şekspir'i taksiye koymuşlar. Derdi var adamın, belli! Bide bugün hava sıcak ya, ondan müşterisiyle siyasetten, futboldan uzak; kaçırılmış kızının ahıyla muhabbet eder olmuş. Hemde öyle heyecanla anlatıyor ki derdini tasasını, müşteri daha cümlesini bitirmeden soruyor "eee?" diye...

  Ha derseniz "şekspir ne arar takside?" buyrun:


                                                                            (Ne yazık ki Türkçe altyazı yok, only in English)
* Sofar Sounds'u memlekete getirip, adını Sofar Istanbul yapan ekibin (bigumigu)sitesinde buldum vidyo/ları. Çocuklar güzelde bir metin yazmış sayfaya; "Bir taksiye bindiğinizi şoförün futboldan, politikadan, trafikten ya da gündelik hayattan bahsetmek yerine Dostoyevski, Shakespeare gibi konuştuğunu düşünün. Muhtemelen ağzımız açık kalır, yolculuk pek keyifli geçer. Yugoslav Drama Tiyatrosu, yeni sezon tiyatro oyunları için taksilere profesyonel oyuncuları şoför olarak yerleştirdi. Yolcularla Dostoyevski ve Shakespeare gibi konuşan şoförler yolculuğun sonunda yolcularına tiyatro bileti hediye ettiler."
http://bigumigu.com/haber/drama-taksisi 

30 Haziran 2014 Pazartesi

+ FiLM: Bir çölde sekiz müzisyen...



   İskenderiye Polis Seramoni Orkestrası’ndan 8 adam Mısır’dan İsrail’e gider. Petah Tikva’da bulunan bir Arap Kültür Merkezi tarafından davet edilmiş fakat bir yanlış anlamadan ötürü (Arapçada “p” sesi olmadığından ve sıklıkla yerine “b” kullanılır) bando takımı Necef Çölünün ortasında ki hayali kasaba Bet Hatikva’ya giden bir otobüse binerler. 

  Kasabaya vardıklarında başka bir otobüs bulamazlar ve ne yazık ki kasabada bulunan herhangi bir otelde yoktur. Bando ekibi akşam yemeğini Dina’nın küçük lokantasında yerler ve geceyi de Dina’nın ve arkadaşlarının evinde geçirirler. Ayrıca yer azlığından birkaç kişi de lokantada uyur. 

  Film bandonun bu kısa ama uzun gecesini tüm keyfi ve acısıyla anlatır bizlere…

Şöylede bir tadımlık sahnemiz var;



+Not: Film hakkında daha fazla bilgi için @imdb @ekşi @wiki_En

28 Haziran 2014 Cumartesi

+ Adam bir şeyler biliyor!

I had a woman
Livin' way back o' town
Yeah she treated me right
Never let me down
But I wasn't satisfied
I had to run around

Now she's gone and left me
I'm worried as can be
Oh I've searched this world all over
Wonderin' where she could be
I would ask that she forgive me
And maybe she'll come back to me

I'm lonesome an blue
And I've learned a thing or two
Oh fellas here's a tip
I'm gonna pass on down to you
Never mistreat your woman
Cause it's gonna bounce right back on you




15 Haziran 2014 Pazar

+ Bilginize...

Aslında direnmek pek keyifli bir şeydir. 
                                Direnin, ve elbette eğlenin...




8 Haziran 2014 Pazar

+ Uzakta bir vesayet var*

31 Mayıs tarihinde, şahit olmak istemediğim bir sahne dönüyordu İstanbul sularında.

Stone'nun elbette bir bildiği vardı lakin saflık bu ya! olmadı, olmuyor ve olmayacak ütopyasında tercih kılmıştım.

Ne varki işte o mühim gündü Stone'nun ne demek istediğini daha iyi anlamak zorunda kalışım.

buyrun;


* değerse yakar!

4 Haziran 2014 Çarşamba

+ Vidyoçalar: İnan olsun ben öyle bir şey demedim! *

* Yıl 1957, Ekim ayının ilk çarşambası. Harold o gece kız arkadaşını sahnenin önünde ki masa da oturduğunu görünce, ani bir sıçrama ile saksafonunu tiz seslere boğmaya başlamıştı. Curtis'in bile şaşkın bakışlarla kaldığı o an, kız arkadaşı dışında herkes efsane abimizin doğacın en güzel anlarından birini sergilediğini düşünüyordu. Ne var ki sahne bittiğinde ve Harold emektar enstürmanını standa yerleştirip Lydia'ya yaklaştığında, Lydia'nın suratı mosmor kesilmişti. Yorgun argın durduğu yerden "Ne oldu yine Lydia? Bu defa neye kızdın" diye seslendi ve Lydia heyecanla "Anlıyorum Harold, ne demek istediğini çok iyi anlıyorum." diye cevap verdi. O ara yanlarına yaklaşan Blue Mitchell lakaplı Richard hafifçe Harold'un omzuna vurup "Kolay gelsin, sil baştan devam herhalde" diyerek yanlarından geçip gitti. Gecenin artık en zor kısmı başlamıştı Harold için; Lydia yine sarhoş ve yine kızgındı. Usul adımlarla yanına yaklaştı ve "Ne oldu aşkım, yine ne oldu? Lütfen bana da söyler misin?" diye kulağına fısıldadı. "Daha ne olacak be Harold, daha ne kadar bana küfredeceksin? Hadi söyle, ne zaman beni görsen bağırmaya başlıyorsun ve sonra bana 'Ahh aşkım ne oldu ne oldu' diye şaşkın şaşkın geliyorsun. Daha ne olsun Harold? Hadi bu defa da ben öyle demek istemedim de, hadi söyle!" Gözleri tekrar önüne düşen Harold, bıyıklarında kalan birayı emdikten sonra "Lydia, aşkım! ne dedim ki ben?" diye sordu. "Gözleri kızarmış, ağlamak üzere olan Lydia; "Saksafonunla bana bağırdın, küfrettin. Biliyorum, anlıyorum, biliyorum seni lanet olası" diye bağıra bağıra elinde ki bardağı yere fırlattı. Artık olay Lydia ve Harold'dan çıkmıştı ve bütün klübün gözleri onlara dönmüştü. Harold'a ve sevgilisine alışkan olan ekibi bile, sonra ki sahnede ne olacak diye sabırsızlıkla onları izliyordu. Harold ise daha önce defalarca duyduğu bu ithama yine aynı şekilde cevap veriyordu: "insan olsun ben öyle bir şey demedim! Senin anladığın, sana kızdığımı veya bağırdımı sandığın şekilde değil Lydia. Sadece saksafon çaldım aşkım, lütfen hadi gel eve gidelim. Çok yorgunum." diyip Lydia'nın kollarından tutup onu klüpten çıkardı...

  Belki de dünyanın en şanslı insanıydı Harold. Enstrümanıyla kendisine konuştuğunu sanan bir sevgilisi vardı ve Bop döneminin sıçramasını yaşatan kişiydi o. Henüz 73 yaşındayken, yine Lydia ile yaşadığı kentte, Los Angeles'da hayata gözlerini yumdu. Kendisini geç tanıdım. Cliff Brown ve Max Roach'un karmasında karşıma çıkmıştı. Muazzam bir ses, bize haykıran, bizimle konuşan bir varlık. Hem, ikibuçuk yıllık hayatıyla caz dünyasını sil baştan yazan bir ekibin üyesinden ne beklenir ki? Belki de Lydia haklıydı, bizimle sadece enstrümanı aracılığıyla konuşuyordu ve çok iyi konuşuyordu.

  Vidyoçalar serisi için en az üç-dört canlı kaydı olan kişi veya kişileri seçmekti niyetim ama efsane Harold'a yok demek zor geldi. Buyrun, caz dünyasının bir başka efsanesinin muazzam bir canlı performansı sizi bekliyor....